Kürdistan’ın Türkiye’ce tanınması, bu tanıma karşılığında, federasyonlu veya değil, bir yumuşak geçişle PKK’nın tasfiye/yok edilmesinden geçer mi?

.
.
.
.
Geçer!..
.
.

Ama asıl cevap "federasyona geçiş" sözüyle Cumhurbaşkanı yapılanlarda (ki son cumhurbaşkanı olacak) ve bu geçiş sonrası "ilk Devlet Başkanı" olmaklığın sırasını bekleyenler ile her iki makamdan gelen "yeni açılımlar olacak" resmi sözüyle bu geçişin artık başladığını izhar edenlerdedir.
.
.
.
.
[DEVAM ETMEYECEK!]
.
.
.
.

Düzine düzine şehit, hangi ülkeyi toptan bir zihin inşaasına sokarak kısık ateşten alıp harlı ateşte kıvama getirmenin yoludur?

.
Turkish medyasının "yırtık çorap" kadrajıyla başlattığı "vicdan mastürbasyonu" yardım operasyonu şimdi acı üstüne acı ama flaş ama son dakika haberleriyle yeni yeni zihin inşalarına sürüklüyor bizi. Nicedir kısık ateşte pişirilen ülke ve kamuoyu şimdi düzine düzine verdiğimiz şehitlerimizle harlı ateşe alınmış gözüküyor.
.
Sinirleri alınmış bir ülkenin sinirleri alınmış halkı, değil Barzani'nin, PKK'nın bile elektiriği, yemi, suyu, her şeyi buradan giderken, en basiti Mersin Serbest Bölgesi'ndeki Barzani şirketleri öylece semirirken ve daha ayyıldızlı kırmızı pasaportunu çok değil bu dönemde iade etmişken hiçbir şey olmamış, olmuyormuş gibi hangi gerekçeyle ve sınır ötesi belasıyla savaştan savaşa atılmak isteniyor? Ve şanlı medyamız Büyük Ortadoğu Project'inin trajik hikayesini bir gün olsun anlatmadan, şehitlerimizin, ailelerinin ve ateşin düştüğü yerin dramatik hikayesini anlatıyor, kadraj kadraj, çarşaf çarşaf ne hazin!
.
Belki bir gün bize, bu BOP ne melem bir şeydir, eşbaşkanı olmaktan gurur duymak ne yaman bir haldir, anlatan olur da kim, bizi kısık ateşten harlı ateşe alıp kıvama getiriyor anlayıveririz. Sahi anlatır mı birileri, anlatsa da anlar mıyız? Anlasak da ne yaparız?
.
Mehmetçik boldur değil mi bu ülkede? Hem de ne bol! Kapısız, penceresiz, hayvan barınağından bozma evlerde göbek bağını kendi kesen anaların doğurduğu... Ama şehit düşerse de "5'ten azını haber yapmayalım" diyen habercinin kanalının açtığı yardım kampanyasının ayar ve gazıyla, Mehmedi şehit düşüren mayının, kurşunun, bombanın finansörü, yabancı sermaye diye gelip aldığı Türk (!) bankasının yabancı ortağından kaptığın yeni kredi kartından kılçıksız, komisyonsuz, helalinden bir 10 YTL çalıştırırsın değil mi? Az geldiyse bir SMS daha atarsın, Yunanistan'da İngiliz hesabına ajanlık yaptığı bilindiği halde, aynı günlerde temesefe ihalesinden telsimciesemi kapan vodafoncudan... Olur biter! Olmadı o akşam eğlenceyi haram, yası helal ilan ediverirsin.
.
.
[DEVAM EDECEK]
.
.

Bayram çocukları, Bayram'ın çocukları, Ramazan'ın Bayramı...

.

.
Bayram çocukları, çocuk bayramları, bir de Bayram'ın çocukları...
.
"Sahi çocuklar kaça ayrılır?"dı.
.
Olsun, varsın ayrılsın!
.
Önemli olan: "Birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç hissettiğimiz şu günlerde..."
.
Ne güzelim mesajdır bu ve ne de işlevseldir. Her derde deva, her yaraya merhemdir. Cami imamı hutbesinden cumhurbaşkanı demecine, genelkurmay bildiriğinden din tüccarı Ramazan tv'si iftar programcısına, milli maç yorumcusundan sivil toplum sivilcesine, köşe kapmış, köşe yapmış yazar kaleminden değişik çap ve markalarda Türk büyüğüne... İlla ki vardır birinin dilinde, elinde. Sürersin bir de sararsın, bir de bunu üflersin, geçiverir. Ama zinhar suya değdirmeyeceenn! Sabuna da, yoksa iyi olmaz!
.
Yarın bayram! Bayram'ın çocuklarına da, henüz düşmemiş başka Bayramların çocuklarına da...
.
Ramazan'ın Bayramı kutlu olsun.
.
Size, bize, Bayram'ın çocuklarına...
.
Hem de "Birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç hissettiğimiz şu günlerde..."
.
.
[GÜNCELLEME]: Necip Türk Matbuatının bildirdiğine göre, Kasım'ın çocukları Zeliha ve Güneş'e, Necip Türk halkı sahip çıkmış, yaşı gelince okula gidebilecekmiş artık, delik çorap giymeyecekmiş, dul anneleri adına açılan hesaba yardım yağıyormuş. Ha bir de nüfusa kaydedilip kimliklerine kavuşmuşlar. Kavuştukları kimlik alt mı, üst mü bilinmiyor ama kimliktir nihayetinde. Başka bir şehirdeki, bir başka şehidin kapısız, penceresiz, sıvasız, boyasız evini kasabanın belediyesi 'sos-yal belediyecilik' mucibince adam edecekmiş. Başka yardımlar da yapacakmış. "Rahat uyu Kasım! Emanetin emin ellerde!"ymiş.
.
Bunlar çok güzel şeyler tabi. Kanal D diliyle söylersek: "Şehidin emanetine sahip çıkmak". Ama Kasım'ın çocukları, babaları şehit olmasaydı, o yırtık çorapları giymeye, rengi kaçmış yüzlerle dünyayı izlemeye, çamurlu sularda kimliksiz kimliksiz oynamaya, okula gidememeye, vakti gelince de okula gidememiş bir başka Kasım'la yeni Zeliha ve Güneş'ler doğurmak ve damsız, kapısız, hayvan barınağından bozma evlerde yaşamaya devam edeceklerdi. Edeceklerdi de, ne necip Türk milleti ve matbuatı, ne sos-yal belediyecisi, ne kaymakamı, ne bölge valisi, ne "size baba diyebilir miyim?" kumandanı, ne de bebeleri pek seven ve hep şeker, para, oyuncak ile sevindiren tayyip amcası daha milyonlarcasına olduğu gibi onların farkına bile varamayacaklardı. Zeliha ile Güneş'in birden bire fark ediliverilip hediyelere boğulması milyonlarcasına göre bir şans mı, yoksa bir yetim kalma şanssızlığı mı?
.
Zeliha ve Güneş, Zeki-Metin-Şaban filmlerindeki gibi "halkın yeni sevgilisi" olmuştur da, daha milyonlarcasının sevgili olmayı geçiniz de, sümüklerinin silinmesi için babalarının "şehit" olması mı elzemdir? Ki her şehide ve "emanetine" bu kadar ilgi, alaka gösterilmez, bu kadar zoomlama yapılmaz(dı), bu ülkede...
.
Kameranın gösterdiği vardır, ışık tuttuğu da aydınlanmıştır. Zeliha'ya çorap, Güneş'e asbap, dul anneye hesap... Vicdanlar temizlenmiş, yardımlar yağmıştır. Ama şu an bile Zeliha'nın ve Güneş'in hemen yanındaki evde yaşayan 7 kardeşin çorapları da deliktir, karınları da açtır. Onların da kimlikleri yoktur. Yıllardır işsiz bile olsa başlarında babaları olmasına rağmen. Hiçbiri okula gidememiştir. Zeliha ve Güneş gibi. Ve nice Zeliha ve Güneş'ler babasının cenazesinde delik çoraplı ve sümüklü, emzikli "subject" olamadıkları için yan ev, beriki ev, onun yanındaki ev, onların yanındaki köy, berideki kasaba, ilerdeki ilçe, çok uzaktaki şehir ve bu hemen buradaki ülkede öylesine yaşayabilmektedir. Kimbilir hangi "vicdan mastürbasyonu", hangisine piyango olamadan!
.
Eh, artık, Zeliha'nın ve Güneş'in taze çorabı, okul masrafını karşılayan velisi, yeni elbiseleri olduğuna göre bayrama da buruk girmemize gerek yok, demektir.
.
Herke$e ve tekrar iyi bayramlardır artık!
.
Sahi Fransız reklamcı Jack Seguéla ne demişti: "Herkes bir gün star olacak!".
.
Ah be Zeliha! Vah be Güneş! Ve milyonlarcası...
.
.

Gül, Merrill Lynch'le görüşür de, Erdoğan, Rupert Murdoch'la görüşmez mi?

.

Malum olduğu üzere, 1.6 trilyon $ (ABD Doları) değerindeki fonları yöneten İngiliz yatırım bankası Merrill Lynch'in "Gelişen Pazarlar Bölüm Başkanlığı" olarak adlandırılabilecek görevinden istifa ederek AKP'den Gaziantep mebusu ve yeni kabinede "ekonomiden sorumlu bakan" olan ve üç farklı ülkenin vatandaşı Mehmet Şimşek'in yerine, "şekil şartını" yerine getirmiş ve dindar 'Cumhurbaşkanımız'ın mahdumu, 2006 yılı Bilkent mezunu, mühendis Ahmet Münir Gül işe başladı. Zira Merrill Lynch kadroları zeki, çevik ve çalışkan Türk'lerden azade kalmasın da ne olursa olsundu. (Ahmet Münir, Merrill Lynch'te çalışır da, Necmettin Bilal, Dünya Bankası'nda çalışmaz mı?)
.
Yine malum olduğu üzere, Cumhurbaşkanlığı seçimine aylar kala Türkiye'nin ikinci büyük ve açıktan açığa olmasa bile en güçlü muhalif medya grubuna, Ciner'in sahibi olduğu Sabah-ATV'ye TMSF marifeti ve "bir gizli belge bulduk" bahanesiyle bir anda el konuldu. El koyma öncesi, söz konusu şayia hakkında TMSF ile görüşmek isteyen Ciner'in ısrarlı randevu talebine cevap bile verilmeden...
.
28 Şubat'ın meşhur "bir kısım medya"sının önemli bir kısmı sayılan Sabah-ATV grubu "yandaş medya" yapılmak üzere hangara çekildi. Kasım başı itibariyle satılmayı bekliyor. Ondan önce de bir hükümetin asla alamayacağı bir risk alınarak "bir kısım medya"nın başka bir kısmı olan Cem Uzan'ın medyasına, ilk önce bankaları olmak üzere tüm mal varlığına el konulmuştu. Bu mal varlığı kimlere, hangi şartlarda satıldı bilemeyiz ama Cem Uzan medyasını kimlerin üleştiği malum.
.
Bir anda bulunuveren bu "gizli belge"yle aniden (!) Sabah ve ATV'ye el koyan TMSF, şimdi bu medya grubunu Kasım'da yapılacak ihaleyle satışa çıkarıyor. Teklif verme niyetini -şimdilik- açık edenlerin kimliği ise hayli ilginç: Silme RTE yakını, hükümet dostu ve AKP yandaşı. Bursçusu, gemicisi, belediye ihalecisi, ortağı, altıncısı, tatil sponsoru, delikten süpürtmeyip kullandırıcısı, hık deyicisi, giyimcisi, son ütücüsü...
.
Sabah-ATV'yi almak üzere heves edenler bunlarla sınırlı değil elbette. Türk yatırımcılar (!) yanında ihaleyle ilgilendiğini belli eden uluslararası yatırımcılar da var. Bunlar içinde en önemli olanı Merrill Lynch ve Murdoch. Bunların önemi, uluslararası ölçekteki büyüklükleri kadar, ihale konusunda temasa geçtikleri Türklerin büyüklüklerinin belirleyici rolünden kaynaklanıyor.
.
O kadar ki artık, ihaleyi kimin alacağı değil, hangi Türk büyüğünün baskın çıkıp aldıracağı konuşuluyor.
.
Merril Lynch'in, herhalde "eh, ne de personelimizin babası" olur yakınlığından cüretle 'Cumhurbaşkanımız'la görüşme yaptığı iddia ediliyor ve bu görüşmeye ilişkin medyada, cılız da olsa, çıkan çok ciddi iddialar yalanlanmıyorsa, artık sükutun ikrardan gelme vakti de gelmiştir.
.
Diğeri ise alenen yapılan ama içeriğine dair açıklamada bulunulmayan bir görüşmedir.
.
Bilindiği üzere, New York'da Ritz Carlton Oteli'ndeki iftarda "ne kadar yakışıklısınız"la başlayan, "birlikte çalışalım, kilit roller alalım"la devam eden, "Sabah-ATV ihalesiyle ilgileniyoruz"u beyan eden Rupert Murdoch'un RTE ile görüşmesidir.
.
Bizce ihalenin galibi, Türkiye'deki yeni siyaset dengesinin ve aslında rant dağıtım dengesinin ağırlık merkezi olacaktır. Sivil anayasa eleştirilerinde "Rektörle işine baksın" diyen Başbakan'la buna karşın "Rektörlerin de görüş beyan etme hakkı vardır" diyen çiçeği burnunda Cumhurbaşkanı, yeni dönemdeki bu rant dağıtım dengesinin iki önemli merkezidir.
.
Kimin dominant, kimin resesif olacağını zaman gösterecektir de, kum saatinde toz olmayı bekleyen ne kadar zamanı kalmıştır milletin, devletin, bekaanın?
.

.
***
.
Ne ilginçtir ki Rupert Murdoch, Türkiye'de ofisi, (şirketi, televizyonu) olmasına rağmen TMSF ihalesiyle ilgili olarak lobi yapmak üzere karargah niyetine, 1998 yılında Dost Sigorta'yı birilerine rağmen kurdukları için korku salınmak üzere gece yarısı, terörle mücedele ekiplerince evlerinden alınan "yeşil sermaye" kompedanlarının kulübü MÜSİAD'ı seçti.
.
Bu baskının arasından 10 yıl bile geçmedi ama belli ki köprünün altından çok sular geçti. Belli ki kendilerinin bile inanmadığı "milli sermaye" gayretkeşliğinin son ürünü Dost Sigorta açılmamak üzere kapandı ama ofisler, salonlar, kanatlar, kucaklar, gönüller kapanmamak üzere küresel sermayeye açıldı.
.
***
.
Aklını başına devşirmezse (!), hazır Aydın Doğan'la ve belki de Aydın Doğan'ın bir paravan olarak önünde durduğu güçlerle harp halindeyken birleşme operasyonuna yarım kala bankasına el konulan (Bkz: Pambık gibi operasyon: Pamukbank) ve bu yüzden diğer bankasını satmak zorunda kalan (Bkz: Yapı Kredi'nin yeni amblemi) Çukurova'nın medyası da Ciner'den sonraki en besili pay olabilir...
.
mi?
.

Şu sınır ötesi operasyondan iki kilov reca edecektim! Evet sınır ötesi...

.
.
.
.
:):
.
.
.

.
.

Birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç hissettiğimiz şu günler; Ramazan ve din ticareti

.

Geçti gitti işte, boş veriniz efenim. Hem dumanı siyasi olan afyonun kime ne zararı vardır ki, dozunu ayarladıktan sonra.
.
Yılışık, yapışık, kırpık bıyık ve efemine sohbetler, sesler, klipler, şiirler... Salyasümük ve metafizik sürrealist romantik hüzünler, ağlak vaizler, halden yoksul ve yoksun yalnız kal ehli hatipler...
.
İyi seyirler, belediyeler, iftarlar, çadırlar, köksüz ve medeniyetsiz eğlencecikler, pır pır uçuşan tek kanat dualar, maneviyatın tavan ve prim yaptığı bereketli günler...
.
Hayırlı Ramazanlar. En sponsorlusundan hayırlı iftarlar.
.
Seneye de buradayız, görüşelim.
.
.

"15 şehit" Mehmet Ali Birand'a haber yapmak için yeter mi?

.

.
TRT döneminin efsane habercisi, şimdilerin magazin soslu düşük profil duayeni Mehmet Ali Birand, 22 Temmuz seçimleri öncesi tırmanan terör vakaları ve buna paralel olarak artan şehit sayısıyla ilgili bir ilke belirlemiş ve bunu tüm haber merkezlerine bir öneri babında iletmişti. Önerisi "şehit sayısı 5'ten (beş) az olursa haber yapmayalım" şeklindeydi. Kimler bu duayen ilkesine uydu, kimler uymadı ve hatta bu "garip" teklifi ayrıca bir haber yaptı, bilemeyiz.
.
Ancak şehit haberinin duyulduğu günün akşamı, üfürükten "teyyare" haberleri dahil, ona buna yayın kesen başta ünlü haber kanalları olmak üzere kimse bu acı haberi sallayıp bırakınız "son dakika" namıyla yayın akışı kesmeyi, neredeyse altyazıyla bile vermemişken ertesi gün Mehmet Ali Birand, haber bülteninin tamamını, bir saatten fazla süreyle şehit haberlerine ayırmış, hatta kendileri de haberi bölgeden (!), Diyarbakır'dan "canlı" sunmuş, Kadir Gecesi'ni tebrik eden kapanışı bile şehit haberlerin yer aldığı görüntü fonuyla yapmıştı.
.
Kimileri için artık bir kült olmuş Kanal D haber metin tarzı ve perforesiyle (hem de Deniz Arman tarafından) her bir şehidin ayrı hikayesi anlatıldı: "Daha 22 yaşındaydı... Geride gözü yaşlı iki yetim bıraktı, bir de dul eş... Şimdi ondan kalansa duvardaki öksüz fotografı ve arkadaşının düğününde çekilen bu video görüntüsü..."
.
"5 şehit" haber değeri taşımazken, 15 şehit bir hayli ağır gelmiş anlaşılan Mehmet Ali Birand'a...
.
Hayatı, 50-55 derecelik açıya sahip objektifin gösterdiği, bir de onun üstündeki flaşın aydınlattığından ibaret zannedenler; objektife gir-e-meyenleri, kameranın ışığıyla aydınlattığı değil aslında boğduğu şeyleri düşünmeyenler için bunlar ilginç, çok iş yapan hatta göz yaşartan kurgular, mizansenler, dramatizasyonlar...
.
Ya hiç görmemek, görmemezlikten gelip uzak durmak, tutmak ile hepten görüp iyice yaklaşmak, zoomlamak ama zoomlarken de bütünü kaybedip bir cüzü gösterivermek, gösteriverir gibi yapmak arasındaki kalın çizgi ya da duvar, Türk haberciliğinde nerede başlar ve nerede bitmez?
.
Anafartalar Çarşısı'ndaki patlamada aynı zoomlama dramatizasyonunu, patlamada kaybedilen vatandaşlarımız üzerinden hikaye edip ama yine bu patlamada ölen, Savunma Sanayi Fuarı için Anakara'da bulunan 7 (yedi) kişilik Pakistanlı* heyetten tek kelime bahsetmemek neyin ve kimin haberciliğidir meme'dali bey?
.
Acılı ailelerin, ateş düşen evlerin, geride kalan yetimlerin, gözü yaşlı annelerin ve adım adım ilerlerken pusuya düşen şehitlerin dramatik öyküsünü anlatan ünlü ünsüz, yanlı yansız, ılımlı ılımsız haber merkezleri, birgün de bizlere, adım adım ama kusursuz ilerleyen BOP'un trajik hikayisini anlatır mı?
.
.
*Bkz: Bu patlamadan bir süre önce Trabzon'da düşen uçak ve kimi iddiaya göre ülkesine, kimi iddiaya göre de İran'a taşıdığı nükleer sırlarla buhar olan Pakistanlı üst düzey askeri yetkili...
.

Avucunun içini korumayan, ülkesinin “iç”ini koruyabilir mi?

.


.
Malum, 2004 yazında NATO toplantısı yapılmış; güvenlik, güvenlik olalı böyle güvenilir olmamıştı. Caddeler, yollar, trafiğe kapatılmış; ara sokaktaki iki adımlık evine gitmek isteyenlerin bile üç beş kilometre dolaşması gerekmişti. Araçlar, üstler aranmış; aramalarda bir şey bulunamasa bile “şüpheli görüldüğü” için birçok kişiye geçiş izni verilmemişti. Hadi sokaktaki ülke insanının, ülkenin güvenlik güçlerince şu veya bu sebeple aranması, taranması sorgu sual eylenmesi neyse de bu ülkenin diplomatından bürokratına, valisinden belediye başkanına kadar birçok kişinin bu olağanüstü halden nasibini kendi ülkesinde ama ziyareti gerçekleştiren devlet başkanının korumalarının güvenlik uygulamasından alıyor olması dikkate değer.
.
Tüm bunlar dikkate değer elbette ancak bunlardan en ilginç olanı ise bu ülkenin “Devlet Bakanı” sıfatını taşıyan bir kişisinin “ABD'li korumalar” tarafından tırnak/beyaz mendil kontrolü yapılan ilkokul talebesi düzeyinde avuç içi kontrolüne maruz kalması ve o anı görüntüleyen kameralara da, bir yandan ABD’li korumalara avuç içini şaşkınlıkla gösterirken “yakalandık" şeklinde acz içinde ve herhalde utançla bakmasıdır. Asıl utançsa vakanın görüntülenmiş olması mıdır, yoksa bu vakaya tepki gösterememek midir, bilemiyoruz?
.
Bilemediğimiz bir şey daha var:
.
Aradan geçen üç küsur yılın sonunda, yeni dengeler gereği İçişleri Bakanlığı koltuğunu dolduran zat-ı âlileri, kendi avuç içini bile koruyamamışken, ülkenin “iç”ini koruyabilecekler midir?
.
Zira ABD’li korumalara kontrol için uzatılan eldeki avuç ile 12 kişinin katledildiği Şırnak’ın Beşağaç Köyü’ne helikopterle birkaç saatliğine taziyeye gidip vatandaşa “acınızı paylaşıyoruz” şeklindeki, hiçbir kıymeti harbiyesi olmayan “kamugenelgeçermesajı” için uzatılan eldeki avuç aynıdır.
.
Hatta seçim bölgesi ve sair ziyaretlerde soru soran, yorum yapan vatandaşları "otur yerine!" azarıyla susturmak için kullanılan eldeki de…
.
.
AYRINTISIZ, GEÇİŞTİRİLEN HABERLER İÇİN BKZ: [1, 2, 3 (35. Paragraf)]
.

Ciner'den sonra sıradaki...

.
.
.
.
.
.
Karamehmet mi?
.
.
.
.
.

Sayın Cumhurbaşkanımıza yıllardır sormak istediğimiz ilk, tek, yegâne ve hatta biricik soru:

.


.
SAYIN CUMHURBAŞKANIMIZA, "SAYIN CUMHURBAŞKANI" OLMADAN ÖNCE DE, CEVABINI ALIP ALMAMA KAYGISI OLMAKSIZIN, ÜSTELİK YILLARDIR SORMAK İSTEDİĞİMİZ İLK, TEK, YEGÂNE VE HATTA BİRİCİK SORU:
.
Ne AB Parlamentosu üyesi olduğu dönemde dış basına verdiği iddia edilen “laiklik bitmiş, cumhuriyetin sonu gelmiştir” demeçleri, ne “kayıp trilyon davası” ile ilgili iddiaları, ne bir dönüşümün ipuçlarını veren, meclis kürsüsündeki "AB karşıtı" konuşmaları, ne Hariciye tarihinin en düşük profilli bakanı oluşunu, ne 1 Mart tezkeresinin meclisçe reddinin anlam ve önemini ortadan kaldıran tezkereden bir gün sonra dışişleri bakanının imzasıyla yayınlanan bütün hava ve deniz limanlarını, sınır kapılarını işgal için kullanıma açan "gizli" genelgeyi, ne mensup olduğu medeniyetin kendi adına kabullendiği "batı" karşısındaki yenilgisini, ne her daim gülen yüzüyle kadifeden bir gül olarak takdim edilen hoşgörü abidesi Gül'ün, cunhurbaşkanlığı rüyasının 367 ile kabusa dönüşmesi sonrası, hiç de hoşgörü abidesi olmadığını, aslında, kendisinin doğası gereği (hem de büyükçe) dikenleri olan bir gül olduğunu, örneğin 1 Mart tezkeresinin reddedildiğini Gül'ün o günkü yüz ifadesinden anlayan ve o haleti ruhiyenin o yüzdeki -tepkisel- tezahürünü unutmuş olan bizlere bu vesileyle tekrar hatırlatmış olmasını, ne yandaşlarınca 10. Cumhurbaşkanı Sezer'e çokça yöneltilen atama eleştirilerindeki uygulamanın benzeri ve "yandaş" eleştirilerinin de çelişiği bir şekilde en fazla oy alan rektör adayını es geçmesini...
.
Ne de başka herhangi bir şeyi…
.
Merak ettiğimiz yalnızca ve gerçekten şu:
.
18 Nisan 1999 tarihli seçimlerden yaklaşık olarak 1 yıl 1 ay sonra yapılan 14 Mayıs 2000 tarihli FP 1. Olağan Kongresi’nde, o zamanlar siyasi yasaklı olan ve parti içindeki “Yenilikçiler” hareketinin (zımni) lideri konumundaki RTE’nin de büyük desteğini alarak aday olduğu genel başkanlığı, 633 oya karşılık 521 oyla kaybetmeyip tersi bir sonuçla kazansaydı, kongreyle gelmiş bir genel başkan olarak kendi konumu, siyasi yasaklı olsa bile parti içinde artık iyice su yüzüne çıkan bir hareketin lideri durumundaki RTE karşısında ne olacaktı?
.
Dikkat buyurunuz, siyasi yasaklı RTE’nin muhtemel ve müstakbel genel başkan Abdullah Gül’ün yanındaki konumunu değil, muhtemel ve müstakbel genel başkan Abdullah Gül’ün siyasi yasaklı RTE yanındaki konumunu merak ediyor ve onu sual ediyoruz. 14 Mayıs 2000’de Abdullah Gül kongreyi kazansaydı devletlunun “emanetçiliği”, 58. Hükümetteki “kısa dönem başbakanlığı” ile değil de “kısa dönem genel başkanlığı” ile mi tescil edilmiş olacaktı?
.
Nitekim AKP, malum kongreden 15 ay sonra 14 Ağustos 2001'de RTE’nin genel başkanlığında kurulmuştur.
.
Az bir oyla direkten dönen (muhtemel) “kısa dönem genel başkanlık” ile 58. Hükümette icra edilen “kısa dönem başbakanlık” neyse de umarız Abdullah Gül bu kez de “kısa dönem cumhurbaşkanlığı” yapmak durumunda kalmaz.
.
Zira bakarsınız bir anda birilerinin -kulağına üfürüldüğü üzere- “devlet başkanlığı” sistemine geçiş gibi “uzun yıllara dayanan bir siyasi hayal”ini gerçekleştirmek yönünde bir hevesi olur da hazır “eyalet sistemi”ne bu dönemde geçilecekken bu da o yumuşak geçişin süreci daha da hızlandıran bahanesi oluverir.
.
Kim bilir?
.
Yoksa "popülaritesi" günden güne artan First Lady Bayan Rose” karşısında 2-1'lik skorla -şimdilik- geriye düşen 'Second Lady' Bayan Erdoğan’ı ikna etmek de zor, idare etmek de...
.

Bu "medya etiği" dedikleri mini etik mi, etik traşı mı?

.
Gazeteci John Swinton, 1880'lerde New York Times'ta yazmaktadır. Gazete bir Musevi yatırımcı tarafından satın alındıktan sonra düzenlenen toplantıda, davetli gazeteciler basının onuruna kadeh kaldırmak üzere kürsüye onu çağırırlar. Swinton elindeki kadehiyle kürsüye çıkar.
.
Kimsede çıt yoktur...
.
Ve tarihi cümleler dökülür ağzından: "Dünya tarihinin şu anına dek, Amerika'da "Özgür, bağımsız basın" diye bir şey olmamıştır. Bunu siz de biliyorsunuz biz de..." diye başlıyor sözlerine; "Hiçbiriniz düşündüklerinizi olduğu gibi yazmaya cesaret edemezsiniz. Bunu yapmaya kalktığınızda yazdıklarınızın önceden basılmayacağını bilirsiniz çünkü. Çalıştığım gazete bana

düşüncelerimi özgürce yazmam için değil, tersine yazmamam için haftalık bir ücret ödüyor. İçinizde benzer biçimde benzer ücret alan başkaları da vardır. Düşüncelerini açıkça yazacak kadar salak olan herhangi biri, sokakta başka bir iş arıyor olacaktır.
.
Gazetemin herhangi bir sayısında düşüncelerimi apaçık yazmaya izin verseydim, 24 saat dolmadan işimden atılırdım. Gazetecilerin işi; gerçeği yok etmek, düpedüz yalan söylemek, saptırmak, kötülemek, servet sahiplerine dalkavukluk etmek, kendi gündelik ekmeği uğruna yurdunu ve soyunu satmaktır. Bunu siz de biliyorsunuz, ben de… Öyleyse şimdi burada "bağımsız, özgür basının" (!) "şerefine" (!) kadeh kaldırmak saçmalığı da nereden çıktı? Bizler, sahnenin arkasındaki zengin adamların oyuncakları, kullarıyız. Bizler ipleri çekilince zıplayan oyuncak kuklalarız. Onlar ipleri çekiyorlar ve biz dans ediyoruz. Yeteneklerimiz, olanaklarımız ve yaşamlarımız, hepsi başkalarının malı. Bizler entelektüel fahişeleriz."*
.
Swinton, şaşkın bakışlar arasında kürsüyü terk, gazeteden de istifa ediyor. Ve sonra hiç kimseden para (ve yardım) almaksızın “John Swinton's Paper” diye tek yapraklı bir "gazete" çıkartmaya başlıyor.
.
Konuyla hiçbir ilgisi yok elbette ama TMSF, seçimlerden önce el koyduğu SABAH-ATV Grubu'nun ihale alt limit bedelini 1.1 milyar dolar olarak belirledi. İhale 7 Kasım'da gerçekleştirilecek. En çok parayı veren düdüğü çalacak. Böylelikle "etiğimiz" de yeni sahipleriyle yepyeni mecralara akacak...
.
.
*Alıntı: Cengiz Özakıncı, Neveser, Filhakika Yayınları, 2004
.

Çocuklar kaça ayrılır?

.

.
Her şey ayrılır, herkes ayrılır da, çocuklar da ayrılır mı?
.
Örneğin, sivil ve militarist olarak anayasalar, özde ve sözde olarak cumhurbaşkanı adayları, selamlı ve selamsız olarak atanmışlar ile "m"li ve "m"siz olarak benimsenen ya da benimsenmeyen seçilmişler, bir kısım ve yandaş olarak medya...
.
Liste yapmaya elverişlidir bu durum. İsteyen de, istediği kadar uzatır.
.
Bir de bakanlıklar vardır. İç, dış, eğitim, adalet, sağlık yanı sıra devlet. "Devlet"in bile kendisine bakan bakanları ve bakanlığı vardır da, "millet"in bakanları ve bakanlığı var mıdır? Bu bir sürü bakanlardan "millet"e kim bakar? Baksa da görür mü o bakanlar?
.
Ama hakkı teslim edelim. Topyekûn değilse bile milletin önemli bir cüz'ünü ‘temsil’ nevindendir herhalde kadından, aileden, bir de çocuktan sorumlu "bakan" vardır. Bu "bakan"ın, bu bakanla birlikte diğer bakanların bakışına nezaret edip "bakan" biri olarak "sernazır"ın aileye ve kadına, nasıl ve ne şekilde baktığını bilemeyiz ama çocuklara bak-a-masa bile, onları kurumlarında esirgediğine yakinen şahadet ederiz.
.
Esirgensin ya da esirgenmesin çocuklar her daim çoğalmalıdır elbette. Zira onlarla birlikte çoğalan en azından çocuksuluktur, saflıktır, hüzünlü ya da değil gülümsemedir. Lakin çoğalan yalnızca çocuklar değil, çocuklarla birlikte yaftalarına her gün yenileri eklenen çeşitliliktir.
.
.
Sahi, kaça ayrılır çocuklar?
.
Esirgenen ama bağışlanmayan çocuklar,
.
Trafik ışığında camsil, cami önünde mendil çocuklar,
.
Kâğıt toplayan çöp çocuklar,
.
Çöpten toplayan kâğıt çocuklar,
.
Her mevsim yola savrulan fındık çocuklar,
.
Aşevinin önünde, ‘ehliyetsiz’liğin altında marul çocuklar,
.
Kamyon kasasında gündelikçi işçi mercimek çocuklar,
.
Oyuncak niyetine, paramparça mayın çocuklar,
.
Yandaş müteahhit kusuru, kadı kızı rögar çocuklar,
.
Yanlış tedavi, bozuk iğne; kolu, bacağı kesik "pardon" çocuklar,
.
İmar affetti, mimar test etti enkaz çocuklar,
.
Sos-yal güvenlikten azade, alamadığı ücretten asgari çırak çocuklar,
.
Ucundan azıcık, ama fazla birazcık, olsun ahaliye sevap sünnet çocuklar,
.
Evi susuz, yolu çamur, oyuncağı çamaşır, oyuncağını yıkarken girdiği suda boğuluveren, aynı aileden 7 (yedi) kişilik göl çocuklar,
.
"Haydi" deyince bile gidemeyen okulsuz ama sümüklü, kavruk çocuklar,
.
Sağlığı reformlu, hastanesi ücretsiz, devleti sos-yal rehin çocuklar,
.
Zina hiç değil, zinhar suç değil, sur dibinde poşet çocuklar,
.
Kangren taklit, lösemi maske ‘Allah rızası için’ dilen çocuklar,
.
Damı leğene akar, sobada tezek yakar, eğitimde eşit çocuklar,
.
Baba, amca, ‘abi’ şefkati; anne suskunu ensest çocuklar,
.
Büyük yaşta koca, küçük yaşta anne çocuklar,
.
Evli evine, köylü köyüne, evi olmayan nereye sokak çocuklar,
.
Saldım çayıra, kimler kayıra ‘ballyçocuklar,
.
Yırtık ilan, solgun adres, insaniyet namına kayıp çocuklar,
.
Yedek parçası çok, servis garantisi yok, sürüyle sebil organ çocuklar,
.
İnterneti açıp baktım, "CD lazım" hemen aldım, bilmem kaça kadar saydım porno çocuklar,
.
Steril hayatın külfeti, senle kurdular ülfeti, kaldırım kenarı milleti sübyan çocuklar,
.
13 (onüç) yaşında, 28 (yirmisekiz) kişinin tecavüzünde ölen çocuklar,
.
12 (oniki) yaşında 100’lerce (yüz) kişinin aylar boyu tecavüzünde ama ölmeyen çocuklar,
.
Bir de kayıtlara, bir ilk ve bir büyük utanç olarak "Berivan'ın ölümü ol sebeptir" diye tek satır düşülen, "komşusu tok iken" kendisi en derin uykusuna yatan Manisalı aç çocuklar,
.
Ha, bir de "devletlu"nun teşrif ettiği her yerde bizzat sevindirilen oyuncak ile harçlık çocuklar,
.
Ve en az onlar kadar mutlu, "yirmiüçnisan" müsamerecisi, bir saatlik koltuk çocuklar...
.
Daha gider, yoksa biter mi bu?
.
Yok ise az laik, çok demokrat, biraz sos-yal ancak şimdilik gizli ve fakat hepten sivil anayasa keser mi, kısar mı bu çeşniyi ya da en gelişmişinden, en ayrıntılısından, en süperinden, yepyenisinden hükümet programı?
.

[OKUMA PARÇALARI]: [1], [2], [3]. Az biraz uzun ama...

.

% 99’u Müslüman ama % 95’i ‘kaçak yapı’lı bir halkın reel politiği

.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
Türkiye’de kamu hukukuna, kul hukukuna ve esasen her ikisine de mugayir olarak “yapma, işgal etme, yaşama, kullanma izni olmadan yapılaşmanın oranı*” tam olarak % 60, İstanbul’da ise % 70, milli iradeye hepten saygılı muhafazakâr demokrasinin İstanbul’da en çok oy aldığı yerlerde ise % 95.

Türkiye’de kamu hukukuna, kul hukukuna ve esasen her ikisine de mugayir olarak “kullanma izni olmadan, ücreti ödenmeden tüketilen elektriğin oranı” % 22.5, en düşük olduğu yerde bile bu oran % 7. Doğu ve Güneydoğu’da ise % 90. (TRT’nin elektrikten aldığı % 1-2 küsuratlık payı için gök kubbeyi dar edenler, % 90 için de kıl oynatmak dilerler mi ki?)

Türkiye’de kamu hukukuna, kul hukukuna ve esasen her ikisine de mugayir olarak “kullanma izni olmadan, ücreti ödenmeden tüketilen suyun oranı” % 50, İstanbul’da bu oran 1995’te % 52 iken, şimdi % 29.

Türkiye’de kamu hukukuna, kul hukukuna ve esasen her ikisine de mugayir olarak “vergisini tam olarak ödemeyen mükelleflerin kayıt altındaki toplam mükelleflere oranı” % 63. Vergilerin yüksekliği vergi kaçırma için ne güzel mazerettir oysa verginin en düşük olduğu (yalnızca % 1 -yazıyla bir-) veraset ve intikal vergisi kaçak listesinde en yüksek oranla, % 91'le birinci sırada.

Türkiye’de kamu hukukuna, kul hukukuna ve esasen her ikisine de mugayir olarak “kayıt dışı ekonominin kayıtlı ekonomiye oranı” 2002’de % 66,2. 2005’te ise % 55. Bazı sektörlerde bu oran % 90.

Türkiye’de kamu hukukuna, kul hukukuna ve esasen her ikisine de mugayir olarak “kayıt dışı istihdamın kayıtlı istihdama oranı” % 40.

22 Temmuz’da bir “demokrasi şöleni” olarak seçim yapıldı. Sandığa gidenlerin yaptığı seçimin çetelesi şu şekilde tutuldu:

% 47’si milli iradeye hepten sahip çıkan muhafazakâr demokrat, % 20’si kazanımlara oldukça hassas ulusalcı cumhuriyetçi, % 14’ü “vatanına milletine Sakarya’sına” herkesten düşkün milliyetçi, % 5’i milli ve manevi değerlere zinhar saygılı merkez sağcı, % 5’i ekstrem uçtan emekçi newrozcu, % 2’si adil düzenden milli görüşçü, kalanı sağdan soldan, alttan üstten, yandan uçtan % 7 değerinde diğercisi…

Elbette bu kayıp, kaçak, göçek oranlarının seçim sonuçlarının çetelesindeki oranlarla olan izdüşümünü, bağını, paralelliğini, doğru ve ters orantısını bilemeyiz. Bilmek de istemeyiz. İlgilenmeyiz.

Tüm bunlar, uzaylıların eseri olmadığına göre bildiğimiz ve ilgilendiğimiz şudur:

Adına ister demokratlık densin ister muhafazakârlık, isterse cumhuriyetçilik, ulusalcılık, milliyetçilik, emekçilik, maneviyatçılık ve de irapta mahalli olmayan şuculuk, buculuk… Bu oranların, bunlara mensubiyet gösteren insanlara değil belki ama mesnedi ve menşei ne olursa olsun bu kavramlara yaraşmadığıdır.

En ilgisizinden bir soru, bir de not:

1. Konu kayıp, kaçak elektrikten açılmışken, elektriği, Kuzey Irak’a** bu ülke insanının kullandığı (kullandığının bedelini ödeyenler açısından tabi ki) fiyatın neredeyse yarı fiyatına ÖTV’siz hibe edenler, aynı elektriğin Kandil’de de kullanıldığını bilir mi? Peki, elektriği Kandil’in iki katı pahalı alan halk?
.
1. “Cumhur”un notları yukarıda belli. Peki, ismiyle müsemma göbek adı da “Cumhur” olan “Reis”in notları:

Felsefe: 6
Tarih: 5
Coğrafya: 5
Milli Güvenlik: 6

Yok, bu notlar Hariciye Vekâleti’ndeki değil, Kayseri Rüştiyesi'ndeki…
.
.
*Yer Verilen Rakam ve Oranlara İlişkin Kaynak:
Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, İlgili Kentin Belediye Başkanlığı ve İlgili Kurumu, Enerji Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve basına yansıyan resmi açıklamalardır.
**Kandil'e ucuz elektrik için Bkz: 13 Mart 2005 tarih 25754 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan yasa ve Kartet.
.

"Göbeğini kaşıyan bidon kafa" belli de, "Çomar" kim?

met.
Birbirini besleyen nefretlerle, yok saymalarla, küçük görmelerle, azınlık tahakkümü çoğunluk ekabiriyle, def ol gitle, ya sev ya terk etle, kendinden olanın kusurunu, olmayanın erdemini görmemekle, demokrasiyi -şimdilik- işine geldiği için kutsamakla, cumhuru kendi kalabalıkların sanmakla, hukuku, iradeyi, adaleti, izanı, insafı, anlayışı, saygıyı, toleransı, empatiyi, centilmenliği ve benzeri kavramları kendinde, kendi cephesinde, safında, iktidarında, partisinde, yandaşında, patronunda, medyasında, sütununda, aidiyetinde ve mensubiyetinde aramadan, sormadan, sorgulamadan, sorgulayamadan, bu sorgulamayı yapacak bir duygu kırıntısı dahi devşirmeden, devşirme gereği ve ihtiyacı duymadan bunu hep karşıda, karşının lugatinde aramak nasıl bir yanılgıdır ki, onu hep karşı taraftan beklemekle oradan oraya savrulan ülkede yaşıyoruz.
.
Haritalar üzerinde bölünmek ve bölünmemek üzerine varlık, yokluk mücadelesi yaparken, bırakınız kalben, ruhen ayrılmayı aslında atomlarına değin ayrılmış, "millet olma vasfını neredeyse yitirmiş" kalabalıklar halinde safımızda olmayandan kurtulmak, onu yok etmek, dalgayı bastırmak, pasifize etmek, oyun dışı bırakmak ve onu uçuruma yuvarlamak isterken uçuruma hep birlikte yuvarlanıyoruz.
.
Elbette "göbeğini kaşıyan adamlar", "bidon kafalılar", "oyunu satanlar" "kaba cahiller, sürüler", "yallah Arabistan'a" şeklindeki yafta, yakıştırma, hakaret ve aşağılamalar en azından demokrasi, medya etiği, kalem ve fikir namusundan yeterince nasip alamamışların ürünüdür. Her zaman ve mekanda kınanmalıdır, kabul ve bu tavrı ise şiddetle ret.
.
Ancak kabulu ve bu tavrı, kendi safından cephesinden karşı tarafa gelen eleştiri dozunu katmer katmer aşmış hakaret hatta küfürde de ona tevil ve tefsir aramaksızın toptan reddedişi, "bidon kafa"yı, "göbeğini kaşıyan adam"ı haklı olarak eleştirenlerin en azından bir kısmından beklemek de hangi fikir namusunun farz-ı kifayesidir?
.
% 47'yi hangi gerekçeyle olursa olsun yok saymak, küçümsemek ne hadde sığar ne hakka ama oranı ne olursa olsun 47'nin dışındakileri de (kişi bile olsa) "azgın azınlık" sınırını fersah fersah aşıp "Çomar" diyerek yaftalamak hangi had ve hakka sığar ki? Bu yaftayı yapanın adının önünde kocaman kocaman kısaltmalı, başka yaftalar olsa da...
.
Emin Çölaşan, Bekir Çoşkun, (şimdilerde buradaki isimlere giydiren yazılar yazsa da zaman zaman lümpen ve hamşo edebiyatıyla) Engin Ardıç, Yılmaz Özdil, Cüneyt Arcayürek, İlhan Selçuk, Tuncay Özkan ve türevlerinin yazı, üslup, tavır ve anlayışlarından kategorik olarak pek farkı olmayan (yok haksızlık yapmayalım bu, daha ağır ve hakaret kastını bile aşan üslubuyla (!) onlardan bir hayli farklı olan) mefkureden uzak kere uzak bu yazının "mefkure" ağırlıklı bir gazetede yayınlanabiliyor olmasını nasıl izah edebiliriz? Hem de yazının akademik dil (!) sosuna bulandırılmasına rağmen...
.
Yıllardır evrensel hukuk, üstün siyaset, insan hakları, ideal demokrasi gibi "ulvi konularda" ulvi yazılar yazan, bu ulvi değerlerden uzak olanları yine bu ulvi değerler üzerinden kritize eden, eşi "siyasette yeni" bu şanlı demokrat nasıl ve ne olmuştu da, bu denli tekinsiz kalem oynatmıştı, bilemeyiz tabi. Ancak eğitimin yalnızca cahilliği aldığı, profesörlüğü baki kıldığı aşikar değil midir?
.
Biz "Bidon kafa"yı, "Göbeğini kaşıyan adam"ı "yuh yuh"layan, ama "Çomar"ı "oh oh"layanları ya da tam tersini yapanları anlamakta gerçekten zorluk (!) çekiyor; mensubiyetini asabiyet kılmış bu tavra, bir reklamda kendisine hayat bulduğu üzere o sloganı hatırlatıyoruz:
.
"Yok aslında birbirimizden farkımız"
.
Bir de Büyük Yunus'un günümüzün değil ama bir teğet geçişle gönlümüzün ve gündemimizin çok çok uzağında kalan bir deyişini:
.
"Sen kendi'ne sanırsan ayruğa da onu san!"
.
.
.
[GÜNCELLEME]: "Çomar"dan 3 gün sonra "Yazarın hakaret hakkı var mı?" diye sormuş ve "ilkeli gazeteciliğin çerçevesini çizmiş" ilgili gazetenin yayın yönetmeni "Ayıp, ayıp; çok ayıp" başlıklı yazısında. Ama soru "Çomar"a değil, yine ve yalnızca "bidon kafa"ya, bir de "göbeğini kaşıyan adam"a...
.

Çölaşan neden "kovuldu", peki "Hacivat Karagöz neden öldürüldü"?

.

.
Emin Çölaşan niye kovuldu, bilmeyiz.

Kim, kimi (22 yıl boyunca) iddia edildiği gibi "maşa, tetikçi, yaftacı, iftiracı, baskı ve denge unsuru olarak kullandı" da, şimdi yeni dengeler gereği bu dengeyi boşa çıkardı, bilmeyiz.

Kimler, söz konusu yazar ahlaki ve mesleki olarak iyi veya kötüdür ayrı mevzuu, bu "maşa"nın özellikle son dönemde işine gelmeyen/yaramayan tavır ve yazılarından rahatsızlık (esasen nefret) duyma refleksinin etkisiyle "al gülüm ver gülüm demokrasisi" gereği "kovulmuş" olmasına; kovan kişiyi, kovulduğu kurumu onun ardındaki gücü, niyeti maksadı, hedefi de unutarak zil takıp tef çalmaktadır, onu da bilemeyiz.

Yahu, binyıl kadim 28 Şubat'ın meşhur "bir kısım medya"sı ile 28 Şubat'ın sözde mağdurlarının yolları (en azından bu "kovulma" olayında da tekrar kere görüldüğü üzere) ne zaman kesişti de birbirlerini "tasdik" ve "takdir" eder oldular, onu hiç bilmeyiz. 15 gündür şehrine su veremeyen muarızın buna rağmen bu kovulmadan "bayrakları yarıya indirecek kadar" niçin keyiflenebildiğini de?

Herhalde 28 Şubat'a nazire olsun için "7.4 yetmedi mi" diyen maksadını aşkın ve şaşkın başörtüsü eylemcilerine -afedersiniz- "budaklı odun"u layık gören o devrin ve bir önceki devrin kudretli kalemi, zamane muktedirliğini icra eden zevatın en azından geleneksel tabanlarına yapılmış olan bu "budaklı odun" ikramına rağmen, hiçbir şey olmamış gibi bir anda başlayan bu, aradan su sızmaz kankası olmaklığını ne zaman terketmiştir? Kudretli patronun, bu kudretli kalemi amiral gemisinden indirmekliği ile bu kankalığın azalarak bitişi arasında zamansal izdüşüm vaki midir? Yoksa bindiği ikinci gemiye devletlülerce el konularak -cem uzanmayanlarınkinde olduğu gibi- yağma hasan böreği yapılacak olmasından sonra mıdır? İnanın onu da bilmeyiz, biz?

Biz...

Biz, tef çalarız, zil takarız, kına çalarız, bazen de kına yakarız.
Çamur atarız, çamur satarız, çamurda yatarız.
Bir kısım medya diye önce yafta yaparız.
Sonra bir kısımla hısım olur, yandaş medya kurarız.
Tezgahımıza yandaş olmayanlara yafta çakarız.
Düşman da yaparız, azgın azınlık da sayarız.
Muhalifliğin rantıma, yağmaya diyemem de zinhar;
Seni demokrasiye düşman, karşıya hedef yaparız.
Demokrasi, bizim hakkımızı koruyorsa bakarız.
Millet ve iradesi tezgahıma torna oluyorsa sayarız.
Çanakçı, ihaleci, şantajcı medya diye ayar tutarız.
Limanı, sekayı, kanalı, kalanı alır;
Özelleştirme diye bakmaz hemen yutarız.
Kimin eli cebimde, benim elim cebinde bilir, tutarız.
Kim güçlüyse bakmaz alkışla dümen kırarız;
Güç bizde artık istersek ona bile kafa tutarız.
İstediğimizi nasıl olsa alır, istemediğimizi derhal atarız.
Secde eder yatarız, bize de eden var mı döner ona bakarız
"Mağrur"u "mağdur" yapar, araya harf katarız.
Değil fabrika, arsa, liman, beytül mal; fikiri, namusu, haysiyeti satarız...
.
Mevzuu daha da uzatacak değiliz.
.
"Emin Çölaşan neden kovuldu?" sorusunun cevabı ve aslında "bu ülke"de neler oluyor sorusunun cevabı, filmi de yapılmış olan "Hacivat Karagöz neden öldürüldü?" sorusunun cevabındadır.
.
Siyaset, bürokrasi, iktidar, iktidara ortak olan ve etki eden güçler, imtiyazlılar, muktedirin ve dolayısıyla iktidarın ortağı kadın, diplomasi, siyasi komplo, iç çekişme, kitle psikolojisi, halk (halka), siyaset- cemiyet-cemaat ilişkisi, medya (mizah), aydın, gibi daha bir çok unsur bundan 700 yıl öncesini bir biçimde anlatan filmde konu edinmiş. O kadar ki bugünden hiçbir farkı yoktur. Özellikle son 4 ayımızın...
.
Bu filmi izleme imkanınız var ise mutlaka izleyiniz, yok ise de bir şekilde imkan oluşturunuz. Emin olunuz ki izleyince "Emin Çölaşan neden kovuldu?" sorusunun cevabından çok daha fazlasını bulacaksınız...
.
Ha bir de menşei, mesnedi ne olursa olsun bizce yalnızca "fikir namusu" ve "aydın sorumluluğu" ile yazan nadir ve (belki) -bizce- tek kalem olan Umur Talu'nun da [ki o da kovulursa emin olunuz binlerce kez örneklendiği üzere ona da "e, dilini tutsaydın sen de, alemin enayisi sen misin, sana mı düştü bunlar be adam, denilecektir" -tıpkı bize denildiği ve yine arkadaşlarımız tarafından, işten usulca el çektirilen arkadaşlarımıza söylendiği gibi-] bu konuyla ilgili son üç yazısı mutlaka filmin üzerine okunmalıdır ki (elbette tüm yazıları) cila olsun.
.
Yazıları okumak için:
.
.
.
Elbette, birileri buradan kendince bir sonuca ulaşarak "ne alakası var, Çölaşanı'ın kovulmasıyla muktedirin, şunun bunun, öyle olsaydı Özdil'i almazlardı" diyebilir; bunu da kuvvetli delil diye sunabilir.
.
Olabilir. Bu konuda daha fazla kelam da etmeyiz. Esasen konumuz da bunlar değil zaten. Bu yazı, bir Emin Çölaşan savunması değildir. Başlıktan hareketle Emin Çölaşan ile Hacivat, Karagöz karşılaştırması hiç değildir. Çünkü bu yazının ne öznesi ne de nesnesi Çölaşan ve Özdil'dir. Zaten, Emin Çölaşan da "her türlü ranta" çomak sokan fikir namusu, aydın sorumluluğu yüzünden kovulmuş; Özdil de aynı gerekçe ile transfer edilmiş değilir.
.
Ha, başta Emin Çölaşan olmak üzere "hakkı teslim edilecek adam" varsa da ederiz, bundan da gocunmayız. Engin Ardıç gibi halka her gün hakaret edip (ki bizce bunun bir mahzuru yok, yazı ve üslubunu müteakipleri bilir) daha bir kaç ay önce üslubunu övdüğü Özdil, kendi üslubuna yakın bir tonda vatandaşa "bidon kafa" dedi diye, kendince ayar yazısı yazıp aynı "halkın dalkavukluğunu" da yapmayız. Ardıç'ın daha önce kendilerine defalarca giydirdiği yazıları unutup bunu haber sitemizde manşet (alıntı haber) yapmayız, bu bidon yazısı üzerine derin tahlilli köşe yazıları yazmayız, sinekten yağ çıkaran (!) bu yazıları "Engin Ardıç, Yılmaz Özdil'e güzel geçirmiş" 'subjeckt'iyle sağa sola e-posta olarak atmayız.
.
Nitekim birilerinin, zamane demokratlığı (!) yapma gayreti gereği militer güçlere giydirmesinin dayanılmaz hafifliği ile başka birilerinin muktedirden gelen baskıya, tahakküme karşı koyma ve muhaliflik gayretiyle başka tahakkümleri es geçerek yalnızca muktedire giydirebilmesinin dayanılmaz hafifliği arasında esasen hiçbir fark yoktur.
.
Bu yazıyı da bir hakkı teslim için -söz konusu filmde de geçen- Yunus Emre'nin şiirinden bir mısra ile bitiririz.
.
"Sen kendi'ne sanırsan ayruğa da onu san..."
.

Sn Mumcu SKY TÜRK'te "Aykırı Sorular"ı cevapladı

.
.
Sayın Erkan Mumcu’nun 08 Ağustos 2007 Tarihli SKY Türk TV’de ‘Aykırı Sorular’ programında yaptığı konuşmanın tam deşifre metnini bu linkten okuyabilirsiniz.
.
Sn Mumcu, bu programda merkez sağdaki birleşme/bütünleşme girişimlerinin akamete uğramasıyla ilgili olarak "aslında ne oldu" sorusunun cevabını kendi bildikleri, gördükleri, yaşadıkları ekseninde gayet açık bir dille veriyor ancak "niçin oldu" sorusunun cevabı -maalesef- havada kalıyor. "Niçin oldu"nun daha doğrusu "niçin olmadı"nın cevabı da zaten Sn Mumcu'da değil, Ağar ve ilgili taraflarda aranmalıdır.
.

Bu ‘kıyamet’i tek şey durdurabilir: İçinde ormanı gizleyen tohum!

.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
SUSUZLUK, YAĞMURSUZLUK, AĞAÇSIZLIK, ORMANSIZLIK BİRAZ DA CÜZİ İRADEYİ VE KÜLLİ İDAREYİ HEPTEN UNUTUP KADER ZANNIYLA YANILGISINI YAŞADIĞIMIZ AHVALİMİZ ÜZERİNE…
.
Efsane’ midir, değil midir, bilmiyorum. İlkokul sıralarından kalma bir bilgi kırıntısının bize ‘Hayat Bilgisi’ dersinde şunları söylediğini hatırlıyorum: “Bu ülke, bir baştan bir uca ormanlarla kaplıydı. Hatta (aynen ifade) Hakkâri’deki sincap Edirne’ye kadar ağacın tepesinden inmeden gidebilirdi. Ancak zamanla ormanlar yok edildi…”
.
Ormanları yok eden sebepler sayıldığında önem/etki sırasına göre ortalarda bile olsa keçilere de yer verildiğini görürdük kitaplarda. “Vay inatçı keçiler, hain keçiler, orman düşmanı keçiler” diye geçirmek çocuk aklının yapacağı ilk şeydi. Belki de “günah keçisi” deyimi, bizim çocuk aklımızla ormanlarının yok edilmesinin sorumluluğunu o “kemirgen keçilere” yüklememizden neşet etmişti. Kim bilir?
.
Ancak yıllar yıllar sonra, o keçilerin aslında -fıtratı gereği- masum olduğu ve fakat kainatta fıtratının tam da ters istikametinde giden ilk, tek, yegane, biricik varlığın “insan” olduğunu öğrenip idrak ettiğimde keçilere ne kadar -büyük bir- özür borcum olduğunu da anlamıştım.
.
Demek ki Yaratan ekolojik zinciri “başkasına muhtaçlık” gereği varlıkları birbirlerine râm ederek var kılmasına rağmen bu zincirin bir halkası olan keçiler, alt katman zincirindeki ağaçları yemek, kemirmek suretiyle bitir-e-miyordu. Yine yıllar sonra öğrendik ki, ağaçlandırılan alanlardaki fidancıkları irade ve idaresindeki sürüye istila ettirmek suretiyle yok edenler iki ayaklılardı, keçiler değil.
.
Diyelim ki bu “baştan uca ormandı” bir efsane, bir yalan ya da bir avunma, bir özür, bir itiraftı. Her neyse işte? Peki bu bir baştan bir uca ormandan bir tek dal, bir tek çöp, bir tek yaprak da mı kalmadı bu mirastan Anadolu’nun yoz ve boz kırlarına?
.
Diyelim ki bu bir baştan bir uca olan ormanı (efsanesini) tevarüs edenler, mirasa sahip çıkmayıp emanete riayet etmediler. Olabilir, peki onlardan bu bozkırları, bu çölleri (artık bozkır değil Anadolu, çöl) tevarüs edenler niye bir tek dal olsun yeşertmediler?
.
Diyelim ki Allah bu topraklara ‘cimri’ (!) davrandı. Bir güzel mazeret beyanı (!) olarak “bu toprakları işte böyle bozkır var etti.
.
Diyelim ki aynı cimriliği (!) Jerussalem’e de yaptı. Hatta orayı bozkır değil, çöl yaptı. Ama gel gör ki, Jerussalem ve (Sina Çölü'nün de komşusu olan) ilgili diyar çöl olmaklığı bırakıp bir İrem oldu. Acaba Jerussalem ahalisinin çöle çıkarak ettiği "halden uzak sözde kalmış yağmur duası"yla mı?
.
Diyelim ki orada siyasi irade, devlet politikası, halk dayanışması, şusu busu vardı. Onlar da bunu -yalnızca çalıştıkları için- bihakkın başardı. .

Diyelim ki bu topraklarda onların hiçbiri yok. Siyasi irade de yok, buna yönelik bir devlet politikası da, toplumu harekete geçirecek bir mefkure de…
.
Diyelim ki yok yok, yok… Evet bunların hiçbiri gerçekten yok. Ancak “mumla arasak” bulunmaz bir Allah kulu da mı yok bu ülkede! Çünkü 75 milyon nüfus çarpı yılda bir ağaç (yani tohum, yani fidan, yani ağaca dönüşecek bir adet çaba...) 75 milyon, çarpı iki 145 milyon, çarpı üç 225 milyon eder...
.
Örneğin herhangi bir şehirden (yönden) Konya’ya gitmek istersin de, o uçsuz bucaksız, bitmez tükenmez gibi gelen Konya bozkırını (çölü) geçmek zorunda kalırsın. Her seferinde görmekten bizar eden, ruhu acıtan bir elem verir bu bozkır insana. Bırakınız ağacı, yeşillik namına bir çalı bile yoktur. Ama kasabaları, köyleri görürsün o uzun bozkır içinde; bozkırdan daha boz, damları toprak evleri...
.
Köy olduğuna, ev olduğuna, dam olduğuna göre hayat var, hayat olduğuna göre -az veya çok- su var diye düşünürsün. Su vardır ama ağaç yoktur. Mahcup minareli camileri de vardır bu köylerin. Mahcuptur, çünkü Anadolu da minare; söğüt ve kavak ağaçlarının arasından sivrilerek gösterir kendini. Minareler çıplaklığından mahçuptur zahir. Su var, ağaç yok; minare var, ağaç yok; abdest suyu var, abdest suyunun akacağı ağaç dibi yok; insan var, gölgesi var, gölgeliği yok…
.
Bu yoklar üzerine kurulu bir hayat, yokluğu artık geçmiş varlığı tehdit eder duruma gelmiştir. İşte nüfusun neredeyse üçte birinin yığıldığı büyük köykentler. Köyünden şehre, şehrinden daha büyük şehre çıkıp gelen yığınlara “haydi geri gidiyorsunuz, köye dönüş projesi yaptık” da diyemezsiniz. Çünkü mahcup minareli kasabalarda da su yoktur, ekmek yoktur, verim yoktur, tarım yoktur, hayvan yoktur, cılık hiç yoktur. Ve o zamanlar 3-5 metreden çıkan taban suyu, şimdilerde yüzlerce metrenin altına çoktan inmiştir oralarda.
.
Var olanlar da ya yanıyor, yakılıyor, yağmalanıyor ya steril hayatlara golf sahası, yazlık veya imtiyazlı otel; olmadı alternatif yaşam modelinin korunaklı sitesi ya da gecenkondu tarlası oluyor; hiçbir şey olmazsa bile bu yağmaya 2B oluyor... Diğer var olanlar da zeytinlikleri, fidanlıkları, bağları, bahçeleri sökerek, bozarak kat karşılığı arsa hayali kuruyorlar kendince haklı olarak. Varını yok edip, yokunu var etmek için. İstiyor ki onu yok edip karşılığında bir (var) ev alsın, bir de otomobil ama zeytinlikten bozma apartmanda sıkıldığında bir gölgelikte piknik yapmayı da istiyor, kendi varını -gölgeliğini-, yokunu var etmek için yok ettiği halde...
.
Piknik demişken... Anadolu şehirlisinin tek hafta sonu eğlencesidir piknik. Deresi çoktan kurumuş bir küçük vadi de üç beş ağaççık vardır yaz sıcağına direnen ya da bir çoban çeşmesi kenarında, kabuğu, dibinde yakılan piknik ateşinden yer yer yanmış yalnızca bir söğüt ağacı... İri gölgesi en az üç kalabalık aileyi barındırır. Ama o da kolunun budunun, budağının bir sonraki gelişte kurumuş şekilde daha kolay yakılabilmesi için kırılmasıyla küçülür de küçülür. Hiç kimse ondan bir sürgün, çelik alıp da toprağa dikmeyi düşünmez ki ağaç olsun, gölge olsun, vaha olsun, küme olsun, koru olsun. Çeşmenin suyu akıyor, piknikçiler bakıyorken...
.
Söğüt ve kavak ağacına mahkum koskoca Anadolu ülkesi. Hoş, keşke Anadolu’nun her yeri bu iki ağaçla dolu olsa ya… Suya mahkum bu ağaçlarla ağaçsızlığa mahkum olmuş Anadolu. Bu çok garip bir çelişki olmalı. Kendisini geometrik artışla çoğaltabilen tohumlu -suya muhtaç olan veya olmayan- orman ağaçları varken susuz bir coğrafyada suya muhtaç ve üstelik tohumsuz ağaçlar…
.
Şimdi denilebilir ki, siyasi içeriği olan ve siyasi bir kişiye ithaf edilen bir blog da bu konunun işi ve ilişiği ne?
.
İşte tam da zurnanın artık susmadığı yer burasıdır. Hani siyasetin varlığını sağlıklı sürdürmesi için oturduğu bir zemin gerekiyor ya, o zemin de “ilkeler, yaslanılan değerler, açıklık, dürüstlük, istikamet…” gibi soyut kavramlarla izah ediliyor ya, artık o zemin soyuttan somuta doğru gerçekten dönmüş durumdadır. Siyasetçinin de, makam ve mevkii sahibinin de yöneticinin de ve yönetilenin de zemini gerçek anlamda yavaş yavaş kaymakta, kaybolmaktadır.
.
Bir karış toprağın kaybedilmesine” rıza gösterilmemesi hem siyasi duruş hem vatanperverlik hem de milli bütünlük itibariyle övgüye değer bir gösterge olarak sunulurken ya da “bir çakıl taşı”nın sınırın beri yanında olması veya olmaması savaş nedeni sayılırken erozyon, çölleşme, yanlış tarım, orman yangını ve yağması, ağaçlandırmama gibi etkenler nedeniyle “Kıbrıs adası büyüklüğünde toprakkaybının (ve dolayısıyla sınırın öte yanına geçişinin) üstelik her yıl artan miktarda yaşanıyor olması gözlerden, gönüllerden ve gündemlerden ne kadar da uzaktır.
.
Yani artık birileri çöl olan toprağıyla, biten tarımı ve hayvancılığıyla açlığa mahkum bir ülkede mi siyaset yapacağına, birilerinin de -ki onlar geniş halk kesimidir- çölleşmiş, aç, fakir, susuz, topraksız bir ülkenin yönetileni mi olmak istediğine karar verme zamanı çoktan gelmiştir. "Türkiye çöl olmasın" ilanlarının "tatlı su çevreciliği" olmadığı bir uzak tehlike olmaktan çıktığı, hayatın (ülkenin, başkentin) tam da merkezine yerleştiği görülmüş; ve dahi yumurtanın ucu kapı eşiğini geçmiştir.
.
Çünkü toprağı, tarımı, suyu kalmamış, çölleşmiş bir ülkede iktidar olmanın da iktidar kalmanın da bir anlamı değeri yoktur. Yaz sıcağında kömür dağıtabiliyor ama su dağıtamıyorsanız, süslü cilalı (!) hiç bir icraatın kıymet-i harbiyesi aranmaz. Issız adada hazine sandığının bir kıymetinin olmaması gibi.
.
Ancak yine de endişeye hiç mahal yoktur, nasıl olsa pıtırak misali çoğalan grossmarketler her türlü ihtiyacımızı -un, ekmek dahil- dışarıdan getirebilirler. Nasıl olsa lojistik süper, dağıtım o biçim, üretime karışmayız ancak tüketim şahane...
.
İşte başkentin yerel iktidar ve riyaset sahibi kişisinin kesintiyi iki günden üç güne, patlama oldu beş güne çıkarmak suretiyle içinde bulunduğu -esasen başkentlinin de bu halden münezzeh olmadığı- durum. Şuan bir çaresizlik içinde ve görünürde buna yönelik köklü bir çözüm yok.
.
Pardon var, haksızlık etmeyelim. Evet, bulunan en pratik çözüm şu:
.
Sivas, Kayseri, Nevşehir, Kırşehir, Kırıkkale’nin ve daha bir sürü yerin şu veya bu şekilde içinden, yanından, yakınından geçerken atık su altyapısı itibariyle bağlı olduğu; tüm şehir, kasaba ve köylerin -afedersiniz- boklu, deterjanlı kanalizasyon suyunun aktığı, bulaştığı Kızılırmak’ı başkentlilere içirmek
.
'94 yerel seçimlerinde yerel iktidarı çoğunlukla alan şimdiki iktidar sahipleri, o dönemde de benzeri şekilde görülen su sıkıntısıyla ilgili olarak bir önceki döneme nazire yaparcasına “ne bombası, ne fişeği, ne uçağı, biz yağmur için sadece dua ederiz, biz geldik bereket de geldi” şeklindeki kerameti kendilerinde bulan sözlerini hatırlıyorlar mı acaba?
.
"Yahu, bozkır da ağaç yok, orman yok, erozyon var, susuzluk var tamam ama Altı (6) tarafı denizlerle iki tarafı ormanlarla, her tarafı da kaçak yapılarla (steril ve lüküs villalar dahil) çevrili bir şehrin su sıkıntısı yaşamasına ne demeli, bu nasıl izah edilir" denilirse diyecek bir şey bulabilir (!) miyiz?
.
Kimseyi (toplumu, toplamı) yaftalamak istemeyiz elbette ancak ömründe bir tek ağaç bile dikmemişken başta su olmak üzere her türlü kaynağı (zaman, emek, ekmek...) zişuur israf edenler yağmur duasına çıkıncahal’den kesik yalnızca ‘kâl’de kalan bu duadan ne umuyorlar da“amin” diyorlar?
.
Din bilginleri daha iyisini, doğrusunu bilir elbette ancak “duaya icabetin şartlarını yerine getirmek” herhalde “dua etmek”ten sebep sonuç ilişkisi içinde daha öncelikli olsa gerektir. Altı tarafın denizle çevrili olsa da, olmasa da...
.
Vatanımda sular akar başıboş;
Herkes birbirini kakar, başıboş.
Bozkırlardan topal bir tren geçer;
Çocuk, merkep, öküz bakar, başıboş.
Yanmaz da yürekler, ateşe atsan!
Bir kibrit bir orman yakar, başıboş.
.
.
Hülasa, bu kıyameti, bu gidişi “halden kesik dua” değil, "içinde ormanı gizleyen tohum" durdurabilir.
.
Tabi, 'her şey için artık çok geç' değilse!
.

Ne oldu “Adayım, kardeşim Abdullah Gül”?

.
Son yıllarda yapılmış en iyi Türk (hiciv) filmi olan “Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?” adlı sinema filminde -daha çok vardır da- çok güzel bir replik vardır. Kadı Pervane’nin Eşrefoğlu Beyi Süleyman’a yaptığı oyunun ve onun adına Tatar Valisi Demirtaş’a yazdığı mektubun Bursa’da ifşa olmasından sonra yaptığı savunma tam da seçim öncesi ve sonrası yaşadığımız bu süreci/durumu izah eder niteliktedir:
.
Bir bey feda iddük amma bir memleket kurtarduk!
.
367 dayatmasının seçimin önünde dağ gibi durduğu aylar öncesinden görüldüğü halde seçilemeyeceği bile bile üstelik de hiç kimseyle uzlaşma, anlaşma, pazarlık, görüşme, fikir alışverişi, destek arayışı yapmadan (burada uzlaşmadan, destek arayışından kasıt Anavatan lideri Sn Erkan Mumcu’nun milletin, demokrasinin, milli iradenin ve geleceğin lehine olacak nitelikte anayasa ve ilgili değişikleri yapmaları karşılığında başka hiçbir şart öne sürmeden destek vereceğini kamuoyu önünde defalarca açıklamasıdır) 367 dayatmasının ve bunun paralelindeki dayatmaların bu -açık- destekle aşılacak olmasına rağmen “ekâbir” bir tavırla cevap verme tenezzülünde (!) bile bulunmamaları, yetmiyormuş gibi “seçtirmeyiz” dayatmasının panzehiri (!) olarak (inadına) “seçeceğiz” dayatmasını yapmaları neyin oyunudur?
.
Seçilemeyeceğini bile bile -son gün açıklanan- bir aday dayattık, seçilmemesi için de ketumluk adına elimizden ne gelirse yaptık, şartsız destek açıklamalarını görmezden geldik, e-muhtıra ve paralelindeki gelişmelerin oluşması için azami çaba gösterdik, kimseye görüşmedik “seçeceksiniz bunu” dedik, muhtıra da yedik, anayasa mahkemesinin hukuk esnetmesini de gördük, yakın tarihin gördüğü en büyük mağrur iken mağdurları oynadık, yani yalandan bir cumhurbaşkanlığı feda ettik (!) ama bir seçim, bir beş yıl, güçlü (!) bir iktidar (!) ve % 46,6 ile tazenlenmiş ezici bir güç kazandık.” mı denilmektedir?
.
Kadı Pervane misali Sernazır Erdoğan da “bu oyunu” “bir aday feda ettik iktidarı kurtardık” diyebilmek ve bu sonucu almak için oynadıysa -ki görüntü öyle- bu çok kötü bir oyun. Rejisi de kötü, sahnesi de, figüranlarına kadar oyuncuları da…
.
Oyun, Sernazır Erdoğan’ın ayağına dolanmış gözüküyor. Hem de çok kötü. Yukarı tüküremez, aşağı tüküremez, seçimde mağdur adayıyla birlikte ‘milli irade, cumhur, halk’ diye diye "süslü nutuklar" atıp seçim kotaran "seçtirmediler" sözünü -şimdi Gül'ü pek destekler görünmese de- inkar da edemez.
.
Abdullah Gül o kadar değil belki ama ‘Abdullah Gülcüler’, ‘Antitayyipçiler’ çok fena bastırıyor. Hele de Abdullah Gül’ü çekip çeviren, yeni dönem adaylık sürecinde Gül'e zaten ve artık sıcak bakmadığı iyiyce anlaşılan Erdoğan’ı da -şimdilik belli etmese bile- pek hatta hiç sevmeyen Kayseri ekibi.
.
Sabık TBMM Başkanı Bülent Arınç, artık vakti geldiğini düşünerek oyunu locadan izlemek yerine sahneye inmeyi tercih etti. Hem hükümetin hem de partinin tam ortasına yerleşecek gibi gözüküyor. RTE’yle birçok konuda ters düştüğü ve önümüzdeki dönemin en çetrefilli meselelerinde düşeceği aşikarken…
.
Abdullah Gül aday olsa da olmasa da, cumhurbaşkanı olsa da olmasa da RTE’yle artık eskisi gibi olamaz. Olamayacak. Aradaki mesafe seçim akşamı teras “görüntü”süne rağmen gitgide açılıyor. Bu kez yen içeride kalamayacak.
.
Quattro’nun son vokalisti Şener zaten -sessiz sedasız- silindi. Bu silinişe diğer iki vokalist itiraz etmedi, edemedi. Şimdi sıra Trio'dan Bülent Arınç ve Abdullah Gül’de değilse, kimdedir?
.
"Ortak akıl" diye diye dönüşenler, dönüştürenler kendilerini “tek akıl”ın gazabından kurtaramayacaktır.
.
İster rakımlı da, ister rakımsız da.
.

"Uğruna çarmıha gerildiklerim beni taşladılar."

.
Aksiyon dergisinin son sayında Sn Erkan Mumcu'yla yapılan röportaj:
.
"Anavatan lideri Mumcu: Hiçbir şey gizli kalmaz
.
Son ayların kilit ismi ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Meclis’e girmeme kararını nasıl verdi? Girseydi Türkiye’de ne olabilirdi? DYP-ANAP neden birleşemedi? Mumcu’nun ‘Bedelini canımla öderim’ dediği ne?
.
Tarafları, son dört aydır kamuoyunun gündeminde. Taraflardan biri Anavatan Partisi Genel Başkanı Erkan Mumcu, diğeri Doğru Yol Partisi veya şimdiki adıyla Demokrat Parti’nin eski Genel Başkanı Mehmet Ağar. Sağdaki birleşememe konusunda merak edilen sorular var. Taraflardan Erkan Mumcu, cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde Meclis Genel Kurulu’na girmeyerek 367 kanalını açık tutup erken seçime yol açan isim aynı zamanda. Onun için hiç uzatmadan konuya girmek gerekiyor. Partisini seçimlere sokamayan Erkan Mumcu, yaşadığı süreçle alakalı muhafazakâr medyayı da sorumlu tutuyor. Merak edilen sorulara verdiği cevapları kuvvetlendirmek için “Büyük puntolarla yazın bunu. Bugüne kadar topluma açıkça beyan ettiklerimin dışında gizli, örtülü bir şeyim çıkarsa bedelini canımla ödemeye hazırım.” diyor.
.
Kim ne derse desin cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde Türkiye olağanüstü bir dönem geçirdi. Bu, Erkan Mumcu’nun o dönem sarf ettiği sözlerine de yansıdı. Onun için, röportaja, duyduğumuzda bizi hayrete düşüren Mumcu’nun o sözlerini tefsir etmesiyle başlayalım istedik…
.
-9. Olağan Büyük Kongrenizde yaptığınız bir konuşmada “Eğer biz sağduyulu davranmasaydık milletin yüzü kana bulanmıştı. Ama biz araya kendi kafamızı, benliğimizi koyduk. ‘Milletin başına bela gelecekse, bizim başımıza gelsin’ dedik.” diyorsunuz. Bu sözlerin perde arkasında ne var? Beklediğiniz bir provokasyon ya da başka bir sıkıntı mı vardı?
.
Biz aynı ülkede yaşamıyor muyuz? Yani cumhuriyet öncesini bir tarafa bırakalım. Bu ülke, cumhuriyet döneminde otoriter devlet uygulamalarıyla ya da devlet otoritesinin kötüye kullanılması diyebileceğimiz uygulamalarla büyük acılar, ıstıraplar çekmedi mi? 28 Şubat’ın acısı, ıstırabı bitti mi? Türkiye, toplum hayatına yönelik devlet otoritesini ve gücünü kullanan emrivakilere yabancı bir ülke mi? Yani böyle bir şey olsa idi ilk defa mı başımıza gelmiş olacaktı?-Yani bir darbe…Hayır efendim. Sözgelimi 12 Eylül darbesini yapan generaller neyi kullandılar toplumsal hayatın üzerinde? Hangi kudreti kullanıyorlar? Devlet kudretini, devlet gücünü. Yani Genelkurmay Başkanı’nın bugünlerde yeniden hatırlattığı şu içinde ‘laikliğe sözde değil özde bağlı cumhurbaşkanı istiyoruz’ diyen açıklamasını o günden sonra yaşanan dört ayın olguları ile bir daha okuyun. O değerlendirmeden sonra bugüne kadar olanlara bakın. Göreceğiniz manzara açıktır. Sözlerimin anlamı da… Yani Türkiye bana göre…
.
-Beklenilmeyen bir sürece giriyordu.
.
Girmekteydi, evet.
.
-Neydi bu süreç?
.
Girmişti de aslında. Bunun bir bölümü de yaşanmıştır.
.
-Daha açık konuşalım.
.
Daha ne kadar açık konuşayım? Ne söyleyeyim yani? Siz sorunuzu sorun ben açıkça cevap vereyim.
.
-Kan nereden çıkar? Şiddetten çıkar.
.
Hayır, orada kastettiğim şey tabii ki mecazi bir şey. Yani iki kişi kavga ediyor, siz araya giriyorsunuz, biri yumruk yemesin diye. Ama yumruk sizin suratınıza patlıyor. Fakat arkadaki diyor ki ‘ben onu dövecektim, sen mani oldun.’ Yani buna söylenecek söz yok. Buna ancak insaf dersiniz!
.
-Bir tarafı bulduk, hükümet kanadı. İkincisi kim?
.
Bir tarafı hükümet kanadı değil. Bence hükümetin siyasetine şu ya da bu biçimde yapay olarak oluşturulmuş bir kutuplaşma stratejisi gereği angaje olmuş on milyonlarca vatandaştan bahsediyorum. İşte bakın 28 Şubat kimi hedef aldı? Devlet memurlarını, üniversite öğretim görevlilerini, öğrencileri, işadamlarını, genel olarak kitlenin maneviyatını, psikolojisini. Öyle değil mi? Yani kim mutazarrır oldu bu süreçte? Milletin kendisi, herkes. Muhtıra üstüne söylediğim sözlere bakın. Bu seçimin sonuçlarını da ilan eden sözlerdir onlar. Siz öyle yaptıkça 1950’den beri yaşanılan deneyimi bir kez daha yaşayacaksınız. Artık akıllanın.
.
BENİM DUYUMUM VECDİ GÖNÜL İDİ
.
-Bu konuda geçen haftaki açıklamayı nasıl buldunuz?
.
Yani hiçbir ders alınmamış. 1950’de, 54’te, 65’te, 83’te, 2002’de ve 2007’de aynı şey. Ya bir şeyi öğrenmek için kaç kere tecrübe etmek lazım. Türkiye sorunlarını demokrasi içinde çözebilir. Demokrasilerde çare tükenmez.
.
-Ama o süreçte cumhurbaşkanlığı seçimine öylesine kilitlenmişti ki bazı kesimler, seçtirmemek üzere…
.
Gerçek şu. Hükümete yapılan bir telkin, hatta belki hükümetle varılan bir mutabakat var. Bu mutabakatın öngördüğü cumhurbaşkanı adayı ne Abdullah Gül ne Bülent Arınç ne Tayyip Erdoğan.
.
-Siz biliyor musunuz?
.
Doğrudan tanığı olmadığım; ama çok çeşitli kaynakların doğruladığı ve iddia edildiğinde de muhataplarının yalanlamadığı bir şey. Bir başka cumhurbaşkanı adayında mutabık kalınıyor. Benim duyumum Vecdi Gönül. Fakat adaylık için müracaatlarının süresinin dolması ile açıklanan isim üzerine ortaya derin bir hayal kırıklığının ve buna yönelik şiddetli aldatılmışlık duygusu ile dolu tepkinin bir biçimde açığa çıktığını görüyoruz.
.
-Peki siz genel kurula girip girmeme kararınızı ne zaman verdiniz?
.
O gün Cuma namazını kıldıktan sonra. Katılmama kararı verdim.
.
-Hüseyin Kocabıyık anlatıyor, 16:45 ile 17:30 arasında bir telefon geliyor, dışarıya çıkıyorsunuz. Bu telefon kimden geldi peki?
.
Hüseyin Kocabıyık yalan söylüyor. İspatı şudur. Ben telefonlarımın ayrıntılı dökümlerini hayatımın istenilen hangi kesiti için talep ediliyorsa koyarım ortaya. Ben böyle bir görüşme yapmadım. Kimse bana böyle bir telkinde bulunmadı. Bana cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmamam yönünde en küçük bir telkin gelmedi. Bana garip gelen şey de zaten budur.
.
-Gelmesini bekliyordunuz…
.
Bu kadar yüksek bir gerilim yaşanırken, girilmemesi yönünde yüksek bir tansiyon taşıyanların dönüp bana bir şeyler demesini, diyebileceğini beklerdim. Yani bu umulabilen bir şeydi. Zaten insanlar da buradan akıl yürütüyorlar. Ama kâinatta hiçbir şey sonsuza kadar gizli kalmaz. Bütün mukaddesatıma and içerim ki, Allah’ın bir kulu bana bu yönde bir telkinde bulunmamıştır. Ama tersi yönde telkinlerde bulunanlar olmuştur, girin diye. Telkinden öteye organize baskılarda bulunanlar da olmuştur.
.
-Hükümet kanadından mı?
.
Hayır, hükümete sempati duyan çevrelerden. Hükümet tarafından derseniz mesela Melih Gökçek çok ricacı olmuştur.
.
-Randevu almadan gelmiş diyorsunuz.
.
Evet, ama bunu böyle kabalık etti filan demek anlamında söylemiyorum. Çok yakın 150 metre kadar mesafe bir yere geldikten sonra haber verdi.
.
ERDOĞAN’IN ALEYHİNE GÜL’ÜN LEHİNE
.
-Ne söyledi size?
.
Özünü söyleyeyim size. Ayrıntısını söylemek şık değil çünkü.
.
-Hiçbir şey sonsuza kadar gizli kalmaz!
.
Tamam ama yani ben kamuoyunun bilmek hakkı olan her şeyi söylüyorum. Tayyip Erdoğan’ın aleyhinde, Abdullah Gül’ün lehinde konuştu.
.
-Son 4 ayda Demirel’le hiç görüştünüz mü?
.
Hayır. Bir TV programından sonra bir kutlama telefonu açmıştır bana, o kadar.
.
-Demirel malumunuz birçok ismi yönlendirmiş bu dönemde.
.
Ya benim açık beyanlarım var. Demirel’e bu üç yıl içinde doğrudan, cepheden saldıran en az on beyanatım var. Yani ben anlamıyorum ki. Demirel’in benim hakkımda ne düşündüğünü merak ediyorsanız son günlerde verdiği beyanlara bakın. Yani neyi ima etmeye çalışıyorsunuz.
.
-Soruyorum, bir şey ima etmiyorum.
.
Boş ver böyle gidelim.
.
-Siz ne ima etmeye çalışıyorsunuz?
.
Kafanızda bir argümanla gelmişiniz. Senin zihninde olmasa bile açıkça söylüyorum, muhafazakâr medyanın yarattığı yönlendirme ile benim çok değer verdiğim milyonlarca insanın zihninde yanlış imgeler oluşmuştur.
.
-Bu süreçte muhafazakâr medyayı bu işlerden tamamen sorumlu görüyorsunuz.
.
Hayır, hayır. Tamamen sorumlu filan görmüyorum. Sorumluluğu olduğunu söylüyorum.
.
-Birleşmeyi kim engelledi size göre?
.
Bunun cevabını ben bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum. Nasıl engellendiğini biliyorum; ama niçin engellendiğini bilmiyorum.
.
-O zaman nasıl engellendi diye sorayım?
.
Süreç çeşitli ihmallere, savsaklamalara rağmen bizim ısrarımızla bir yere kadar geldi. Fakat sonradan anladığım kadarı ile gerçekleştirmek gibi bir niyet olmadığı için önce 2 Haziran’da kesildi. 2 Haziran’da kesilmiş olmasının görünür nedeni protokolde yazıldığı gibi eş zamanlı kongre taahhüdünün DYP tarafından yerine getirilmemiş olmaması idi. Sürecin yeniden canlandırılma kararının verildiği 8 Haziran günü saat 15’te, mutabık kaldığımız çerçeveye sadık kalarak YSK’ya (Yüksek Seçim Kurulu) gidip Anavatan olarak katılmayacağımızı Yeni Demokrat Parti çatısı altında katılacağımızı ilan ettik. Bundan 1 saat sonra vardığımız mutabakatın artık geçersiz olduğunu, bu işin bittiğini arkadaşlarımıza DP kanadı ifade etti ve biz elimizde dosyalarımızı aldık, geldik. Bunun şeyi nedir ben bilmiyorum. Kimse bana buna dair bir açıklama yapmadı. Kamuoyuna da yapmadı. Kamuoyuna tam tersi dendi ki ‘devam ediyor.’ Evet, ben bu kadarını biliyorum.
.
-Mehmet Ağar’ın gazetelerde “Kimin kiminle görüştüğünü ben biliyorum da kimsenin istikbali ile uğraşmak istemiyorum.” diye bir sözü var. Sizi itham ediyor, kiminle görüşmüşünüz?
.
Benim kamuoyunun bilmediği hiçbir kimse ile ilişkim, hiçbir görüşmem yok. Ben bu tutumu son derece ahlâk dışı buluyorum. Gel televizyonda her şeyi anlat diyoruz.
.
-Burada sizin Tuncay Özkan’la görüşmenizi kastediyor olabilir mi?
.
Ne görüşmem var Tuncay Özkan’la?
.
-Görüşmediniz mi?
.
Yok böyle bir şey.
.
-Emekli askerlerle görüştünüz mü bu süreçte?
.
Hayır yok. Emekli askerler geçmişten bugüne zaman zaman bana çeşitli sitemler ifade etmişlerdir.
.
-Yakın zamanda emekli olanlar dâhil mi?
.
Yok. Eskilerden bahsediyorum. Yani en yakın zamanda emekli olanı herhalde Tuncer (Kılınç) Paşa’dır. ‘Ak Parti’ye gitme’ dedi, gittim.
.
-Bu birleşememe çok kişiyi ilgilendiriyor mu sorumlular olarak, yoksa bir tarafta Mehmet Ağar bir taraf Erkan Mumcu mu var sadece?
.
Vatandaş, bir tarafta Mehmet Ağar, bir tarafta Erkan Mumcu var zannediyor. Ama benim anladığım kadarı ile bir tarafta Mehmet Ağar bir de mutfakta birileri var.
.
-İş dünyası mı engelledi birleşmeyi size göre?
.
Bilmiyorum.
.
-Asker mi istemedi?
.
Bilmiyorum.
.
-Hükümet kanadı…
.
Engelleyici kararların tamamını Mehmet Ağar verdi.
.
Dolayısıyla bilse bilse o bilir.
.
-Sizi istemedi o zaman?
.
Sorun sadece kişisel olarak ben değilim.
.
-Kim olduklarını tahmin ediyorsunuz bunların?
.
Tahminle kimseyi zan altında bırakamam. Bunun açığa çıkmasının mümkün olduğunu düşünüyorum. Bu da televizyonda karşılıklı konuşmak.
.
İŞİTTİĞİM SÖYLENTİLER ÜRKÜTÜCÜ
.
-Bu sizin sözünüz: “Konunun bütün yönleriyle açığa kavuşmasının, Türkiye’nin siyasi yapısı, bazı siyasi karakterleri ve siyasete müdahil olan çevrelerin amaçları ve siyaset üzerindeki kapasiteleri konusunda da çok aydınlatıcı olacağını umuyorum.” Siyasete müdahil olan çevreler dediğiniz karanlık, nokta burası.
.
Karanlık olan ne var? Türkiye’de siyasete müdahil çevrelerin kim olduğunu bilmiyor muyuz? Çeteler çıkıyor, sermaye çıkıyor, cemaatler çıkıyor, askerler çıkıyor, konjonktüre göre çok çeşitli etki çevreleri çıkıyor ortaya.
.
-Büyük Kongre’de yaptığınız o konuşmanızdan da yola çıkarak soralım, bir darbeyi mi önlediniz?
.
Şimdi kabul edilebilir bir adayın cumhurbaşkanı olması üzerine varılan mutabakatı, benim var olduğunu ileri sürdüğüm zannettiğim mutabakatı, taraflardan biri bozunca, diğer tarafın içine düştüğü hayal kırıklığı ile nasıl bir tepki göstereceğini öngörmek kolay değil. Bunu ancak bu mutabakatı yapanlar neyin mutabakatını nasıl yaptıklarını bilenler bilebilir. Ben bilmiyorum. Ama sonradan ortaya çıkan tablo bize bu hayal kırıklığının çok derin olduğunu göstermiştir. Bu hayal kırıklığı kendisini bir muhtıra ile ortaya koymuştur. Yani bu hayal kırıklığının muhtıra ile ortaya konulması bizim seçimlere katılmayıp birinci turda seçilememiş olması üzerinedir. Yani 367 kanalının açık olduğu süreç içerisindedir. Peki, biz girmiş olsaydık ve seçim yapılmış olsaydı bu hayal kırıklığı kendisini nasıl ortaya koyacak, öfkesini nasıl ifadelendirecekti? Bunu ben bilmiyorum. Ama bu ihtimali öngörmek için allâme olmaya gerek yok. Bu ülkede yaşıyor olmak yetiyor.
.
-Tahmin ediyor musunuz?
.
Buna dair söylentiler işitiyorum. İşittiğim söylentiler ürkütücü. Ama bunları hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
.
-Ama bir duman görmüşünüz de?
.
E kardeşim siyasetçi birtakım öngörüler… Yani şunu mu duymak istiyorsunuz? ‘Ben, girersek darbe olur diye korktum, onun için…’ Ben diyorum ki işin ucunda anayasa değişikliğini gördüm. Bu benim basiretim. Gördüm ve oldu. Ya niye bunda başka bir anlam... Ha süreçte adamlar mutabakat yapmışlar, mutabakattan caymışlar, birileri öfkelenmiş, muhtıralar hazırlanmış, muhtıradan bakanlarına haber verilmiş, bakanları başbakanlarına haber vermemiş, bir dünya facialar yaşanmış, ben bunları bilmiyorum. Ben bunları sonradan öğreniyorum. Yani biz buna inanmıyoruz diyebilirsiniz. İster inanın ister inanmayın. Ben neye inanıyorsam, neyi biliyorsam onu söylüyorum. Bunun hükmünü tarih verecek.
.
-Bu süreçte Erkan Mumcu ismine rastlamak hiç mümkün olmayacak mı?
.
Büyük puntolarla yazın bunu. Bugüne kadar topluma açıkça beyan ettiklerimin dışında gizli, örtülü bir şeyim çıkarsa bedelini canımla ödemeye hazırım. Tarihin herhangi bir kesitinde benim beyanımı yalanlayacak herhangi bir delil ortaya çıkarsa yalanımın bedelini canımla öderim. Bu kadar net konuşuyorum kardeşim. Daha ne diyeyim yani. Allah Allah!
.
-Çarkın arasında ezildiğinizi düşünüyor musunuz?
.
Çok net değil mi? Bu konuda beni en çok takdir etmesini umduklarım, en çok da hak ve hukuku için mücadele ettiklerim suçluyorlar.
.
-Kendi memleketinizden tepkiler var mı size?
.
Türkiye’nin her yerinden var, kendi memleketimden olmaması mümkün mü?
.
Bu meselede muhafazakâr medyanın, intisap zincirlerinin marifeti ile halkta yaratılan intiba ‘Erkan Mumcu bu konuda halka ihanet etti.’ Yani bizim çocuğumuzdu, bize ihanet etti. Millet bunu muteber insanların ağzından duyduktan sonra kendini savunmaya çalışan bir Erkan Mumcu’ya kulak kabartmayacaktır. Bundan daha doğal ne olabilir? Kalsın bizim hesabımız mahşere. Bazı şeylerin hesabı mahşere kalır.
.
-Muhafazakâr gazeteler üzerine çok duruyorsunuz…
.
Diğerlerinin benim hedef kitlem üstünde ikna edici hiçbir etkisi yoktur. Hiçbir etkisi olmamıştır. Onların sadece dezenformatik etkisi olur zaman zaman. Hiçbir zaman yapıcı, olumlu kanaat inşa edemezler. Onlar kimin yanında ise millet onların karşısındadır. Yani Türkiye’nin tarihi bunun delilleri ile doludur. Ben de bunu idrak edemeyecek kadar bir adam değilim. Benim sitem ettiklerim bu sitemi hak edenlerdir. Bulundukları yerin mesuliyetini gereğince taşımamış oldukları için.
.
-Bugün tekrar aynı süreçlerden geçseniz aynı karara varır mısınız?
.
Tabi varırım. Bu, sorunu ilânihaye çözecek bir çözüm fırsatıydı. Anayasayı değiştirerek mührü milletin eline vermek yâni. Mührü milletin eline bir kere verdin mi bir daha hiç kimse alamaz ondan. Ak Parti’yi bugün yeniden iktidara getiren, mührün 1950’de bir kere milletin eline verilmiş olmasıdır.
.
-Sorun burada zaten. Sizin böyle söylediğiniz bir şeyi başkaları bir yerlere barikatlar kurarak, çeşitli oluşumlar teşekkül ederek yapmak istiyor. Çözüm ne?
.
Demokratik meşruiyeti olmayan yöntemlerle devlet otoritesini millet iradesinin aleyhine kullanmak isteyen ya da kullanabilen çevrelere karşı ne yapılacaktı. Soru bu. Cevabı da şu. Bunların bu kudretlerini mümkün kılan, onlara o enerjiyi gönderen şalter kapatılacaktı. Yani bir dev kudreti ile Meclis’e gelen millet enerjisi, geldiği yerde karın tokluğuna imeceye dönüşüyor. Bu, milletin talihsizliğidir. Bu düzenin millete karşı kurduğu bir tuzaktır. Bunun yöntemi cumhurbaşkanlığına Erdoğan’ı veya Gül’ü seçmek değil, mührü götürüp milletin eline vermek. Şimdi millet yeni seçimlerde sorumluluğunu aldı. Ben milletin önüne mührü kendisine vermek ve bundan sonra bu sancıları bir daha yaşamamak fırsatını sundum. Benim beklediğim şey bir teşekkürdür. En azından kıymetinin bilinmesidir.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
SİYASETE DEVAM EDECEĞİM
.
-Ankara’da uzun süre yaşamak sağlığa zararlı oluyor diye de bir sözünüz var. 12 yılı doldurdunuz siyasette. Devam edecek misiniz?
.
Yani hiç kimse 3-5 nöbetini sürekli tutmaktan hoşlanmaz. Yeter ki nöbet yerinde nöbet tutacak birisi olsun. Daha ne diyeyim.
.
-Yok mu şu anda hiç kimse?
.
Varım diyorsan gel.
.
-Bunda sonraki süreçte siyasete devam edecek misiniz peki?
.
Tabiî ki devam edeceğim.
.
-Kolayına kaçmayarak istifa da etmeyi düşünmüyorsunuz.
.
Şimdi bir hesap vereceğim. Öyle veya böyle bir partinin seçime hangi nedenle olursa olsun katılamamış olması hesabı verilmesi gereken bir durumdur. Ama ben siyasete hevesle girmedim. Daha başlarken bir sorumluluk duygusu ile girdim. Sorumluluklarımı ortadan kaldıran bir ferahlık yok ki Türkiye’de. Yani nöbeti devralıyoruz arkadaş, sen de git biraz istirahat et dense çok isterim.
.
GRUP KURMAM HATAYDI
.
-Mumcu ailesi Yalvaç’a bir başka yerden mi gelmiş yoksa hep oralı mıydı?
.
Hep oralı olmuş. Türkmen’dir ailemiz, Yörük.
.
-Rüyalardan faydalanıyorsunuz hayatınızda. Nerelerde faydalandınız bundan? İlk çocuğunuzun adını da rüyada etkilenerek koydunuz değil mi?
.
Evet. Bir gün rüyamda gördüm, ismini de söyledim, o ismi de koydum oğluma İbrahim diye. Üniversitede hukuk eğitimi yapacağımı da rüyamda gördüm. Fakat bana özel bir şey değildir bu rüya konusu. Kendime dair bir gizem yaratmaya filan çalışmıyorum. Bir gün bir arkadaş topluluğunda bir şey anlattım. Nerede ise meczup ilan edeceklerdi. Bana son derece doğal gelen şey. Benim rahmetli dedem, yazları bağ beklerdi. Bağ beklerken de kırmızı bağ toprağının üzerine, biz göynek deriz, ak göynek ve dizine kadar ak donuyla oraya uzanır ve güneşlenirdi herhalde. ‘Dede ne yapıyorsun’ diye sordum. Çocuk muhayyilemde kalan şey. ‘Oğlum, alıştırıyorum kendimi’ demişti. Cenazesine yetişememiştim, sınavım vardı. Çok severdim dedemi. Kimliğimin teşekkül etmesinde çok büyük payı olduğunu şimdi bugün idrak ediyorum. Kabrinin başına gittim, o kırmızı toprağı görünce aklıma, çocukluğumdan o enstantane geldi. Gülümsedim, ben de uzandım yanına. Ölümünden birkaç gün sonra idi. Sonra kendimce dedemin o ‘kendimi alıştırıyorum’ sözündeki hikmeti idrak ettim ve zaman zaman bunu tekrar ettim, kimsenin olmadığı yerlerde. Burada bir hikmet olduğunu düşünüyorum. Bunu da, yani ‘burada bir hikmet var’ı çok dost bildiğim insanlara anlattım. Vay efendim, bunu böyle bir döndürdüler, dolaştırdılar, yani kendinde gizli kudretler vehmeden bir meczup ilan edeceklerdi neredeyse.
.
-Bunu, son dönemlerde de yaptınız mı?
.
Zaman zaman yalnız kalabildiğimde yapmışımdır. Bu konularda imtina edişimin nedeni buradaki benim de aradığım hikmete kulağını tıkamış adamların diline zevzeklik edecekleri bir malzeme vermiş olma kaygısıdır. Bundan da ben bizar olmam, hikmetin kendisi bizar olur.
.
-Bu husustan faydalandınız mı hayatınıza yön verirken?
.
Hayatımın tamamına böyle yön vermeye gayret ediyorum. Mesela istihare. Herkes nasıl yaparsa ben de öyle yapıyorum. Kendi irademin, idrakimin yetmediği noktalarda buna müracaat ediyorum tabi.
.
-Sağduyum bana son süreçte de bunu yaptığınızı söylüyor.
.
Evet.
.
-Orada mı karar verdiniz genel kurula girmemeye?
.
Bunu anlatmak istemiyorum. Yani bunun kimin ağzında neye döneceğini bilmiyorum. Burada bırakalım. Buradan istihare müessesesinin zarar görmesini istemiyorum. Çıkamadım işin içinden ve kendi inandığım metotlarla danıştım. Aldığım cevaba göre de yolumda yürüdüm. Memnunum, müsterihim, kâniyim, muknîyim. Adam gibi de dimdik duruyorum. Şundan sorumlu olabilirim. Vatandaşın seçici modunu, duygusal durumunu dikkate almayan bir iletişim kurmaktan sorumlu olabilirim. Ama o duygusal duyusal durumun (kurgusunun, -EMB-) sorumlusu ben değilim.
.
-Avukatlık yaptınız mı hiç?
.
Hiç yapmadım. Stajını yaptım ama.
.
-Üniversiteyi ne zaman okudunuz?
.
15 Eylül 1980’de kayıt yaptırdım. Valla dürüst olmak gerekirse 12 Eylül’ü önce sevinçle karşıladık. Aklım onaylamadı, ama içim sevindi. Bunu dürüstçe itiraf etmeliyim. Bununla 12 Eylül’ü ve onun uygulamalarını tasvip ettiğim anlamı çıkmasın.
.
-Yazı Dergisi’nde ne kadar yazdınız?
.
1980’de çıkardık onu iki kişiydik. Ben 5. sayıya kadar yazdım.
.
-Partinizin seçimlere giremediği o kritik süreçte tatile gitmeniz de eleştirildi?
.
Türk medyasına göre ben hâlâ Prag’dayım.
.
-Hiç gitmediğiniz de söyleniyor.
.
4 yılda bir tekrarlanan sahne tasarımcıları fuarı vardı. Eşimin eserleri de sergileniyordu. Cuma günü gittim pazartesi döndüm.
.
-22 Temmuz’da oyunuzu kime attınız, DP’ye mi?
.
Onu müsaade ederseniz söylemeyeyim.
.
-Geçmişe dönük herhangi bir safhada pişmanlık duyuyor musunuz?
.
Kişi eğer pişmanlık duymuyorsa, değişmiyorsa yaşamıyor demektir.
.
-Neyden pişmanlık duyuyorsunuz?
.
İtirafta bulunmamı mı istiyorsunuz?
.
-Son süreçten pişman olmadığınızı biliyoruz.
.
Grup kurmam büyük bir hata idi. Anavatan Partisi’ne genel başkan olmak için acele etmemeliydim. Hazine yardımı alma durumuna rağmen. Bir de hislerimle değil aklım konuşmalıydım. Mizacım aklımdan çok kalbimi kulağıma ya da dilime getiriyor. Aslında bunun bir nimet olduğunu düşünüyorum. Ama bal da çok muhteşem bir nimettir. Fakat yanında kuru ekmek olmadan olmaz. Yani kendime dair aslında beklenenden çok daha ileri bir özeleştiri yapıyorum."
.
.

Sağda birleşememe sadece bir "ezik adam" manevrası mı?

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
Hadi Özışık bugünkü köşesinde birleşememenin asıl nedeninin Ağar'ın Sn. Mumcu yanında sönük, ezik, pısırık kalması olduğunu ve bu görüntünün birleşmeyi engellediğini söylüyor. Biz de bu görüntünün hiç payı yoktur demiyoruz, elbette vardır. Ancak bu "ezik adam manevrası" olsa olsa bu birleşmeyi zaten istemeyenlerin işini biraz daha kolaylaştırmıştır o kadar. Yoksa bu birleşme, tek taraflı bir iyi niyet olarak değil de, ikinci tarafın da birleşmeyi "köprüyü geçinceye kadar..." anlayışı dışında bir "proje" olarak tasavvuru haline gelebilseydi, bugün çok farklı aritmetikler konuşuluyor olurdu.
.
Birleşmenin olmaması için ne gerekiyorsa yapılacaktı zaten ama Ağar ve avanesinin bu tavrı bunu istemeyenlerin elini yalnızca daha da güçlendirdi. İki taraflı niyet, açıklık ve samimiyet istemeyenlerin planlarını boşa çıkarmaya herhalde yeterdi.
.
Hadi Özışık'ın 04 Ağustos '07 tarihli (Star ve İnternethaber'deki) yazısı:
.
"Birleşmeyi o görüntü bitirdi!
.
Erkan Mumcu'nun "Ben yok, biz varız" dediği günü hatırlayın. Mumcu'nun sağ tarafında Ağar vardı. "Pısırık, ezik, ednişeli!" Mumcu ise kendinden emindi.
.
O gün şu yorum yapıldı: -Bizimki ezik kaldı.
.
İşte bu söz! DYP-Anavatan birleşmesini bu söz bitirdi.
.
Ağar'ın o görüntüsü birleşmenin altına dinamit koydu. Nasıl? Ağar'ın çok önemli kurmaylarından biri, o gün bu işin olmayacağının işaretini vermişti aslında:
.
-Görmüyor musun Mumcu şakıyor.
.
-Eee...
.
-Bu görüntü bize zarar verir.
.
-...?
.
-Lider tekdir ve Ağar'ın dışında lider yoktur. Şu kongreyi yaptık mı, Mumcu'dan eser kalmaz.
.
DYP-Anavatan birleşmesinin altında yatan gerçek tam tamına budur.
.
Yok Fethullah Gülen aramış, yok para dönmüş, yok Mesut Yılmaz etki etmiş, Baba şunu yapmış! Hayır... Hepsi hikaye...
.
Ağar'ın karizması çizilmesin diye üç kişi ortak karar aldı ve birleşme gerçekleşmedi! Mümtaz Yavuz yaşıyor... Celal Adan da... Bahattin Şeker her şeyin canlı tanığı... Yanlışım varsa, çıksın yalan desinler...
.
Sözün özü şu: Tekrara düşüyorum belki ama, doğruyu herkes bilsin istiyorum. Bu birleşmede Mumcu değil, Ağar ve tayfası kelek yaptı!
.
Mumcu'nun tek suçu (!) var, kendisine hazırlanan tuzağı erken farketti ve bu tuzağa düşmedi!"
.
.

CHP’ye kim yakışır?

.
Denge” siyasi yapının içini boşaltmaya, boşalttığı yerleri de -fizik boşluk kabul etmez ilkesi gereği- yenisiyle doldurmaya devam ediyor. AKP % 47 ile bu yeni yapının artık demirbaşı oldu. Geriye kalan % 53 ise bütün muhalefet tarafından hiçbir kilide anahtar olmayacak biçimde paylaşılmış durumda.
.
Artık Türkiye’de de ABD örneğinde (Demokratlar, Cumhuriyetçiler) olduğu gibi “iki yapılı” bir siyasi sistemin oluşturulmaya çalışıldığı ve son bir yılda yaşanılanlardan hareketle bu sistemin “ikili yapı”dan ziyade kemikleşmiş ve cepheleşmiş biçimde “iki kutuplu” hale getirileceği yorumları yapılırken seçim sonuçlarıyla birlikte tek kutuba yakın bir baskın güç merkezinin oluştuğu görüldü. Demek ki, etrafı boşaltılmış "ikili yapı"nın inşaası bir sonraki döneme -mayalanmak üzere- ertelenmişti.
.
Merkez sol bu iki kutuplu cepheleştirme operasyonunda milletten kendi payına düşen önemli bir kısmın sol siperleri dolduracağını var sayıyordu. Düşük profil yürüyen militarizm, e-muhtıra, cumhuriyet mitingleri ve % 1'lik DSP'yle ittifaka rağmen CHP’nin oy oranı % 20’de kaldı.
.
Birleştirilmeyen merkez sağ ise çökertildi. Hatta merkez sağ artık “eski merkez sağ” diye anılır oldu. DYP/DP seçimde aldığı % 5 lik 'yenilgi' neticesi genel başkanlık yarışına girdi. Bu yarış sonucunda yaşanması kuvvetle muhtemel bir bölünme tehdidiyle karşı karşıya. Seçime girmeyen Anavatan'da ise, TBMM'ye bağımsız girmiş olan Yüce Divan hükümlüsü olmaktan zaman aşımıyla "yırtmış" ne yapacağı henüz kestirilemeyen bir Mesut Yılmaz faktörü var.
.
Son birkaç yılda palazlandırılan “Ulusalcılık” akımına, kırk yılın Milliyetçiliğine ve seçim öncesi artan (yoksa artırılan mı) teröre rağmen MHP, % 14’ü geçemedi.
.
% 4 ila 6 arasında seyreden DTP, toplumun tamamını kuşatmaktan uzak bir ekstremite olarak i’rapta mahallini arıyor.
.
Aşırı sağ” yani Milli Görüş ekolü ise AKP eliyle dönüştürüldü ve kalıntıları da son iki seçimde % 2 civarında aldığı oy oranıyla tamamen oyun dışı bırakıldı.
.
İstatistikte “diğer” adıyla geçen sağ veya soldaki % 0,0… küsuratlık partilerse zaten yoktu.
.
Yani şu anki iktidardan başka -görünürde- müstekbel- iktidar adayı da yok, iktidar alternatifi de… Son derece tehlikeli biçimde % 47’lik tek kutuplu çekim gücü, balonun bir yerine toplanmış -daha doğrusu dengesiz toplanma nedeniyle balonun bir yerini yamultmuş- durumda.
.
Sol, (CHP) belki de bir daha toparlanamayacak bir biçimde kendini “iç hesaplaşma”ya doğru sürüklüyor. DSP’nin ayrılmasıyla da görüntüde pek kan kaybetmeyecek gibi duran CHP, delege dağılımı nedeniyle sonuç alınamayacak olan kongre süreciyle belki yeni bir bölünme yaşar ve iyice küçülme sürecine girerek yandaş medyayı doğrularcasına gerçekten “azınlık” olur. Türkiye yakın gelecekte de böyle devam edeceği varsayılan alternatifsizlik içinde, bu tek kutuplu çekim merkezinin peşinden sürüklenir de sürüklenir.
.
Ya da bunların hiçbiri yaşanmaz.
.
"Ne olacak bu CHP'nin hali?" sorusunun bayraktarlığında yürütülen bir halkla ilişkiler kampanyasıyla CHP, tekrar olağanüstü kongreye gider de “Açık Toplum” feylesofyasının Avrasya coğrafyasında ve ilk olarak Türkiye’de 3 Kasım 2002’de “beyaz” devrimle başlattığı domino etkisi, 30 Ocak 2005'teki 13. Olağanüstü Kongre'de alınamayan ilk raundu, bu kez -hazır Baykal, 22 Temmuz’da başarısız olmuşken- alır da “sarı” devrim -nihayet- orada da gerçekleşir.
.
Ve belki o zaman bu “tek kutuplu” yapı, -son birkaç yıldır ortaya çıkan 'new trend' Ulusalcılıktan uzaklaştırılmak suretiyle- değişen ve manivelasına basılmak suretiyle tekrar yükseltilen CHP'nin eliyle dengenin lehine, halkın aleyhine bir şekilde “ikili” sisteme döner.
.
Beyaz devrimin nevzuhur çiçeği, merkez sağdaki AKP bir yanda, sarı devrimin sarı gülü merkez soldaki CHP diğer yanda. "Muhafazar demokrat" taze biterse, size "yeni sol" veririz. İşte "özlenen tablo"!
.
Yani dikensiz gül bahçesi. Yani Con Ahmet’in devr-i daim makinesi. Nam-ı diğer milli irade soslu tulumba demokrasisi.
.
Bizce de CHP’ye, Irak’ın işgaline yardım ve yataklık “vebalinin” kanuni adı olan 1 Mart tezkeresine şu veya bu gerekçeyle şiddetle karşı çıkmış ve nihayetinde “red” oyu vermiş Baykal yerine, Soros’un "sarı" devriminin "gül"ü olamasa bile, NATO’nun Afganistan eski İşgal Valisi çok yakışır.
.
Evet, böylece 4 Temmuz Süleymaniye baskınından sonra -alacaklı- olan kimse kalmaz.
.

150 milyon $ “bir Truva atı” olarak merkez sağı göçertmenin (!) bedeliyse, yüzbinlerce dolara ‘rezerve’ edilen aday listeleri neyin bedeli?

.
Son 3- 4 ayda Sn Erkan Mumcu için menfi yönde söylenilmedik bir şey herhalde kalmamıştır. Aylardır kendisi hakkında duyduğumuz tek şey tekmili birden: İddia, itham, iftira… Oyuna gelmekten derin güçlerin adamı olmaya, korkaklıktan kaçaklığa, koltuk hırsına yenilmekten ihanete kadar akla ve ağza ne gelirse söylendi. Ancak bunların içinde en şedidi “Bir Truva atı olarak merkez sağı çökertme karşılığında 150 milyon $ (bu miktar raviye göre + - değişmekle birlikte) aldı” iddiasıdır.
.
Diyelim ki, Sn Erkan Mumcu’nun kendi siyasi geleceğine, kariyerine son noktayı koymak pahasına, kendisi için biçtiği değer (150 milyon $) budur.
.
Peki, 22 Mayıs 2007 tarihli grup konuşmasında yaptığı ve bizce Türk siyasi tarihinin en önemli manifestolarından* biri olan “Daha ne olmalı bu memlekette?” başlıklı konuşmasında yüreğinden gelen bir sesle, dinleyenlerin değil, duyanların yüreklerini yakan bir sesle bahsettiği, aşevi çöplüğünden marul toplarken ölen o -cennetlik marul çocuklarının- şahsında “bu ülke”nin çocuklarının hakkını arayan, soran ve kimse kimseyi dinlemezken; herkes kör, sağır ve dilsiz bir şekilde olup biteni yalnızca seyrederken haykıran bu "onurlu adam" o beş çocuğun ve o beş çocuğun şahsında Anadolu’nun kavruk, sümüklü ve tozlu, sarı tüylü ama umutlu çocuklarının umudunu, hukukunu, geleceğini kaç milyon dolara “satmış” (!) olabilir ki?
.
Biz yalnızca şunu bilir, daha doğrusu hisseder ve -yanında mıydınız, ne biliyorsunuz diyenlere- şunu söyleriz:
.
Bırakınız öncesini, sonrasını, hatayı, sevabı, yapılanı, yapılmayanı, olanı, biteni, dezenformasyonu, manipülasyonu... Sn Erkan Mumcu’nun 22 Mayıs tarihli grup konuşması dipdiri bir namusun, dipdiri bir onurun ve hücrelerine değin “bu ülke”ye adanmışlığın karanlıkları delen işaret fişeğidir. Biz, bu onurlu duruşta, bu namuslu duruşta herhalde yanılmıyoruz, yanıldığımızı ve yanılacağımızı zannetmiyoruz.
.
Velev ki -bunda da- yanılıyorsak, yanılacaksak da -ki zannımız bu yönde değil- Necip Fazıl’dan mülhem, biz değil, doğuran ana utansın.
.

.
Ancak Şakir Süter’in Akşam gazetesindeki 8 Haziran '07 tarihli köşesinde “Liste satışı” başlığıyla yayınlanan yazısı -burada liste satışı yaptığı iddia edilen kişi/kişilerin eyleminden söz konusu partinin genel başkanının haberinin, rızasının ve itirazının olup olmadığını bilmiyoruz- o dönemde yaşanan istifa ve istifalarla gelen çözülme de hayli dikkate değerdir.
.
Aynı yazarın konuyla ilgili ve 2 Ağustos '07 tarihli bir başka yazısı
.
.
ve elbette, Hadi Özışık'ın 1 Ağustos '07 tarihli, "Öyleyse Ağar konuşmalı" başlıklı yazısı da...
.
.
.
*"DAHA NE OLMALI BU MEMLEKETTE?" BAŞLIKLI GRUP KONUŞMASININ İLGİLİ BÖLÜMÜ:
.
“…Bir gece yarısı bildirisi oluyor kıyamet kopuyor. Günlerce yazılıyor, çiziliyor. Bütün toplum bunu tartışıyoruz. Boş verilecek bir mesele değil. Önemsiz değersiz bir meselede değil. Ama bu ülkede asıl bildiriler hayatın içinden geliyor. Taş gibi manifestolar hayatın içinden geliyor. Biz sağır gibi, bir kör, bir dilsiz gibi olup biteni seyrediyoruz. Geçen hafta Kayseri’de Nizip’ten Kayseri’ye göçmüş bir ailenin beş çocuğu hayatını yitirdi. Beş yaşında, altı yaşında, yedi yaşında, sekiz yaşında, dokuz yaşında çocuklar, çocuklar derken biraz canlandırın lütfen isimlerini bir anda söylemek istiyorum. Belki aranızda birilerinizin çocuklarıyla aynı isimleri taşıyorlardır. Birinin adı Turgay 8 yaşında, diğerinin adı Muharrem 6 yaşında, diğerinin adı Veysel 7 yaşında, Serengül 5 yaşında, Didem 9 yaşında, Ali 6 yaşında. Pazardan arta kalıp çöp kamyonu alsın diye bir kenara birikmiş, kokuşmak üzere olan sebzeler arasından yenilebilecek bir şeyler ayıklamak için orada bulunan beş çocuğun hayatı ehliyetsiz bir sürücünün onlara çarpması sonucu sona erdi. Beş tane çocuk. Bildiri mi istiyorsunuz? Ne istiyorsunuz? Uyanmak için ne istiyorsunuz? Daha ne olmalı bu memlekette?
.
.

Ne olur konuş (!)

.
Sn Erkan Mumcu'nun "Hodri meydan! Yüzüme bakmaya yüzü olanlarla konuşmuk, hesaplaşmak istiyorum." çağrısına müstefi genel başkan Mehmet Ağar basına yandığı biçimiyle "Şimdi susma zamanı... Otur oturduğun yerde, beni konuşturma... Saçma sapan şeyler yapmasaydın bu noktaya gelmezdik. Benim sırtımdan gündeme gelmek ayıp, otur oturduğun yerde. Otur da bırak biz de oturalım. Beni konuşturmasın... Kimin kiminle görüştüğünü ben biliyorum da kimsenin istikbali ile uğraşmak istemiyorum. Saçma sapan işler yapmasaydı bu noktaya niye gelinirdi?..." şeklinde cevap vermiş.
.
Diyelim ki Ağar haklı ve Sn. Mumcu yapmaması gereken şeyleri yaptı, yapması gereken şeyleri de yapmadı. O halde niye "şimdi susma zamanı" olsun ki! Madem kimin kimle görüştüğünü biliyorsun ve madem bildiklerin seni itham edenleri zor durumda bırakacak ve hatta istikbaliyle oynayacak kadar ciddi, konuşsan da meydan yiğit görse...
.
Susma hakkı iki şey için kullanılır: Bir ikrar, iki istikamet... Bu durumda ikincisi bir kaç gün önceki "özür beyanı" ile sakıt olduğuna göre birincisi geçerlidir.
.
Sn. Mumcu'nun bu noktada Ağar hakkındaki (ve Ağar'ı da bağlayacak olan süreç ile ilgili söyleyeceği) iddia ve ithamları konuşmamak suretiyle ikrar edilmiş sayılır.
.
Çünkü Sn. Mumcu kendisi hakkındaki iddia, itham (ve iftiralara) karşı meydan okuduğunu açıkça ilan ederken Ağar, susmayı ve en erken 1 yıl sonra konuşmayı tercih ettiğini açıklamıştır.
.
Susmak Ağar'ı kurtarmaz. Haklı da çıkarmaz. Yalnızca kendisi hakkındaki zannı artırır.
.
Konuya (Ağar'ın "Şimdi susma zamanı" şeklindeki cevabına) ilişkin Sn. Erkan Mumcu'nun açıklaması ise şu şekilde:
.

"Bu işler kabadayı ağzıyla konuşulmaz.
.
Susarak gerçekler açığa çıkmaz. Onun için sakin olmak lazım. Sakin sakin konuşmak lazım. Hakikatleri konuşmak lazım. Ağız dalaşına lüzum yok. Bu işler kabadayı ağzı ile konuşulmaz. Bu işler sakin sakin, efendi efendi gerçeği açığa çıkarmak için konuşulur. Topluma karşı saygısı olan bunu yapar diye düşünüyorum. Dolayısıyla şimdi herkesin gerçeği söyleme zamanıdır. Ben bunu düşünüyorum. Dolayısıyla kendisi için de bir fırsat verdiğimi düşünüyorum. Hala polemik yapmıyorum, hala bir isnatta ve ithamda bulunmuyorum. Beraberce hesap verelim, diyorum, o kadar.'
.
Gazetecilerin "Yaptığınız çağrıya sayın Ağar'ın sıcak bakmadığı anlaşılıyor" şeklindeki sözleri üzerine de Mumcu, "O kadar sabrettik biraz daha sabretmekten bir şey çıkmaz. Olmazsa biz ne biliyorsak, ne anlamışsak, ne görmüş, ne öğrenmişsek onu bizden soran herkese anlatırız" dedi.
.

Düşürülecek “son kale” neresi kaldı?

.
Seçim sonuçlarının onu siyasal, sosyal, ekonomik vb. yönden etkileyen bir takım faktörlerin dikkate alınmadan ve derinlemesine veya yüzeysel bir şekilde tahlil etme gereği duyulmadan daha ilk günden (hata geceden) kaba bir propaganda aracı, silahı olarak kullanıldığı görüldü.
.
Bu kaba ve kara propagandanın içeride ve dışarıda manşetlere ve köşe yazılarının başlıklarına yansıma biçimi hayli dikkat çekiciydi.
.
İşte (içeriden ve dışarıdan) bir manşet seçkisi:
.
Bu da halkın muhtırası
Sivil darbe
Sandık çarptı
Generallerle siyasi müttefiklerinin fiyaskosu
Türk İslamcılar, askerle bilek güreşini kazandı
Erdoğan askeri silahsızlandırdı.
Orduya darbe
Generallere tokat
Halk orduyu azarladı
Ordunun dişlerine atılmış bir yumruk
.
Madem iddia edildiği gibi % 46’nın alınmasında e-muhtıranın pek bir etkisi olmadı, muhtıra olmasaydı da ekonomi yönetimindeki başarılar başta olmak üzere diğer icraatlar yüzünden buna çok yakın bir oy oranına zaten ulaşılacaktı. Niye “orgazm” çığlıkları eşliğinde bu manşetler atıldı?
.

“Haddinden fazla şiddet gayedeki hikmeti zayi eder”

.
DP’nin 1950’de % 52 ile gelmesi, 1954’te ise oy oranını rekor düzeyde artırarak % 57 ile tekrar iktidar olması sonrasında yaşadığı kudret şaşkınlığı, % 34’ten % 47’ye sıçratılan mevcut yapıyı umarız bu şaşkınlığa, şişkinliğe (hazımsızlık) itmez. Çünkü iktidar şehveti başka hiçbir şeye benzemez. Muhalifler gözünüzde sinek hükmündedir. Ancak buna rağmen muktedirin midesini tahammül edilemez şekilde bulandırır. Herkes secde etsin istenir. Secde etmese bile kendisine karşı ıslah ve islam olsun.
.
Daha bismillah ile başlarken birisi hakkınızda kitap yazmış olan iki gazeteci (doğru ya da yanlış ama zamanlaması dikkat çekici) tutuklanıverir. Küçük bir itiraz bile % 47 ile tehdit edilir hale gelir.
.
Ol sebeple olabildiğince haklısınızdır. Haklılığınız da en az iki kez (tek) onay merciinden perçinli bir surette tescil edilmiştir. O halde kim bu haklılığa bir şey söyleyebilir ki? Seçim akşamı terastan verilen ılık mesajlar dalga dalga yayılıp kimilerini mest ederken, kimilerini de körkütük sarhoş etmeye yeter. Sınıfı, cinsi, niteliği ve niceliği ne olursa olsun tüm muhalifler tek tek veya toplu halde susturulur. İtilir, kakılır, püskürtülür. Çünkü onlar çağdışı, ekstrem, azınlık, içe kapanmacı, demokrasi ve halk düşmanıdır; üstelik utanmadan “her iki kişiden birinin onay verdiği hakikat”e karşı, yani halka karşı durmaktadırlar. Muhaliflere göre de kerameti kendinden menkul onaylanmış hakikat, bir zaman sonra ekâbirliğin membaı ve mesnedi olur.
.
Akılları durduran” seçim sonuçlarını akılları gerçekten durduğu için halkı “kör, cahil, satılmış” diye itham ederek yorumlayamayan kimi muhalifler de bu kibri tekrar tekrar haklı çıkarırcasına tutum içine girerler. Bu “cahil millet” bir kilo pirince milli iradeyi sattığına göre demokrasinin, seçimin ne anlamı vardır? Bu cahil milletle yola çıkılamayacağı, sonuç alınamayacağı ortadadır. Bu “bulgur, kömür, pirinç demokrasisi”ne haddini bildirecek bir çözüm aramaya başlarlar.
.
Muktedirin totaliter kibri ile -muhalifin çözümsüz kaldığı gerekçesiyle- başka yollardan çözüm arayışı aslında karşı tarafı -birbirini- besleyen birer dinamodur.
.
Sonuçta “halka inanmayaaaannn, halktaaannn korkaannn, cumhurrrdaaaannn başka yol, çözümmm arayanlarrrrrr” diye "yanlış vurgulu" nutuklarla inanmadığı demokrasinin tiyatral havariliği ve halkın dalkavukluğunu yapanlar ile “bu bulgur, kömür demokrasisiyle seçim de olmaz, milli irade de olmaz” diye minder dışına kaçanlar aynı değirmene su taşıyan derenin bir başka yerde birleşen iki farklı yatağıdır.
.
Ne halk dalkavukluğunda, ne de halk düşmanlığında hikmet vardır. Ve her iki taraf için de haddinden fazla şiddet (psikolojik ya da değil) gayedeki hikmeti zayi eder. O cephenin muarızlarını bu cephede, bu cephenin muhaliflerini de o cephede –kaçınılmaz olarak- saf tutturmaktan başka bir işe de yaramaz.
.
Ancak bile bile lades çektiren bu durum her iki kesimin yandaş, yağcı ve yardakçılarının gözlerinin kararmasına engel olamıyor.
.
Diğer kesimlerin saf dışı bırakıldığı iki rakipli bir yarışta kazanmışlığın verdiği duygu ile ve kaybetmişliğin verdiği duygu siyah ve beyaz kadar keskindir. Her iki duygunun da yaptıramayacağı şey yoktur.
.
Örneğin hayatının hiçbir döneminde demokrat ol-a-mamışların, aidiyet ve mensubiyetlerini asabiyet noktasına taşımışların bir iştaha ile attıkları "Bu da halk muhtırası" manşetinde ya da varlık nedeni bu halk olan ve halk sevgisini kimseyle paylaşmayan (bayrak, vatan ve Sakarya'yı da) nasyonalist bir parti mensubunun "bu halk satılmış, bu milletle yola çıkılmaz, adamı yarı yolda satar" ya da adında hem cumhur hem halk olan parti mensubu değil ama muhibbi muharrirlerin halka yönelik "cahil hamşolar" yaftasında olduğu gibi.
.
Nitekim, Prof Üskül'ün ilk dakikada skora yansıyan, yeni ve sivil anayasa konusundaki kör gözüne parmak "Kemalizm" çıkışı, her iki tarafın da gemi azıya alacağının ve birbirlerinin şahsında milleti şuursuzca kamçılayacağının işareti.
.
Boyunlarına "millet, vatan arabası" koşulu olmasa hangi uçuruma yuvarlanacakları kimseyi ilgilendirmez elbette...
.

"Ben, yüzüme bakmaya yüzü olanlarla konuşmak istiyorum."

.

.
Sn Erkan Mumcu'nun Cüneyt Ülsever'e gönderdiği ve Ülsever'in Hürriyet'teki köşesinde "Erkan Mumcu’dan çok ağır bir mektup!" başlığıyla yayınlanan açıklaması:
...
.
"Sayın Ülsever, 24 Temmuz tarihli yazınızda; ’Birleşememenin faturasını Erkan Mumcu’ya çıkarma gayreti yüksektir. Bazı eller töhmeti onun üzerine yıkarak işin içinden sıyrılma gayreti içindedir. Erkan Mumcu’yu bu noktada açıklama yapmaya davet ediyorum’ diyorsunuz.
.
Neredeyse hiç kimsenin gerçeğin peşinde olmadığı bir dönemde, mesleğinizin yüz akı bir tutum sergiliyorsunuz.
.
Hatırlayacağınız gibi ben milletvekili aday listelerinin YSK’ya verilmesinden sonra bir basın açıklaması ile Sayın Ağar’ı sürecin nasıl ve niçin kesildiğine dair birlikte açıklama yapmaya çağırdım.
.
Bu çağrım yanıtsız bırakıldı. Ama mürai bir üslup ile ’sürecin işlediği, listelerde Anavatanlı adayların yer aldığıyalanı söylenmeye devam edildi.
.
Ben sustum. Maruz bırakıldığımız sahteciliğe rağmen sustum. Uydurulan tüm yalan, iftira ve dedikodulara rağmen sustum. Sustum. Çünkü bu sahtecilikte hiç vebali olmayan ve sahada DP’nin başarısı için emek veren yüz binlerin hukukuna saygımdan sustum.
.
Ortalıkta konuşup yazanların, anlattıklarına inanmaktan, inandırmaktan bekleyebilecekleri çok menfaatleri vardı. Onlar uydurmaya devam ettiler, ben sustum. Savunma hakkımı kullanmadım.
.
Şimdi haklarına halel gelmesin diye sustuğum yüz binlerce insan bile neden kaybettiklerine dair insaflı ve akılcı bir izah getirmek yerine, uydurulmuş yalanlarla avunmayı tercih ediyorlar.
.
Bir tek şeyi bekliyorum: Mehmet Ağar, şürekası ve basmakalıp uydurmalarla yazıp konuşan herkesle milletin gözü önünde açıkça hesaplaşmak.
.
Sözü olanı dinlemek, sorusu olanı cevaplamak, hesap soracak olana hesap vermek istiyorum. Tek başıma yapacağım bütün açıklamalar ’tek yanlı polemik’ yargısına mahkûm edilecektir.
.
Ben, yüzüme bakmaya yüzü olanlarla konuşmak istiyorum.
.
Uydurduğu yalanların arkasında durabilecek kadar insan olanlarla, 'bunu ben söylüyorum' diyecek cesareti olanlarla konuşmak istiyorum.
.
Evet, DP çatısı altında bütünleşme Türkiye için gerçek bir umut olabilirdi. Bu umudu alışkın oldukları 'sahtecilik' yöntemleriyle öldürenlerin tarih karşısında hesap verecekleri kesindir.
.
Ama ben millet önünde hesap verelim diyorum. Uydurulmuş yiğitlik, kahramanlık efsanelerine inanan kim varsa... Ne söylüyor, ne soruyor, ne biliyorsa... Hodri meydan!
.
Millet önünde hesap sormaya, hesap vermeye... Kimse gelmiyorsa ben yine de hazırım.
.
Dikkat ve duyarlılığınıza teşekkür eder, çalışmalarınızda başarılar dilerim.
.
Erkan MUMCU Anavatan Partisi Genel Başkanı"
.

.
.
Sn Erkan Mumcu, Mehmet Ağar özür dilemiş, mektupta bahsettiğiniz "basmakalıp uydurmalarla yazıp konuşanlar"la barışmış, açıklamasında yer almamasına rağmen kendisine atfen atılan "Meclisten kaçmak hataydı" manşetlerini kabul etmiş, bundan sonraki süreçte kendisine bahşedilmiş olan, hatasını kabul eden "ezik oğlan" kimliğini de çoktan benimsemiştir.
.
Korkarım bu özür, o manşetleri atanları, "sizin doğrunuz"la "onun/onların eğrisi" arasında seçim yapmak durumunda kalacakları ve buna zaten teşne olanları "eğriyi seçme"ye yönlendirecektir.
.
İsteyerek, bilerek...
.

Seçim sonuçlarına ilişkin değerlendiremelere 'son veren' bir değerlendirme...

.
Seçim sonuçlarına dair neredeyse bir haftadır kimsenin kimseyi dinlemediği, zaten ikna amacı da gütmeyen, sadece bulunduğu kamptan, aidiyetini asabiyete dönüştürmüş olduğu varlık alanından menkul; gözleri kör, kulakları sağır eden bir dezenformasyon fırtınası yaşıyoruz.
.
Kimilerinin kazanları nedenleriyle, kaybedenleri niçinleriyle uzun uzun tahliller (!) yaptığı; kimilerinin halkı "yardımla aldatılmış, parayla kandırılmış" saydığı, kimilerinin de şöyle ya da böyle tekrar kazanılmış bir iktidar gücünü ve ona mesnet olan % 46,6'yı kullanarak halkı, halkla korkutmak ve hatta tehdit etmekle meşgul olduğu bir süreç bu.
.
Bizse bu fırtınaya penceremizi kapatalım varsa kulaklığımızı takarak sesi biraz daha açalım, ki dışarıdaki fırtına ve gürültüsü bizi de içine almasın.
.
Ve artık bu saatten sonra kim ne derse desin -dikkate alamadan- berrak bir zihinle şunu tekrar edelim:
.
"...Şüphesiz ki, bir millet kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez..." - Rad 11 -
.
Sahi ne demişti mealen Sn Erkan Mumcu:
.
"Bu seçim bir şey değiştirmeyecek. Bu değişmeme hali ancak bir yıkım veya yeniden yapma ile sonuçlanır."
.
.
*"Dini siyasete alet ediyorsunuz" ithamına cevaptır: Hayır, asla, haşa. Olsa olsa içinde bulunduğumuz durumu kendi veçhemizden izah etmişizdir.
.

"Haber 7" sitesinin moderatör onayından geçmiş okuyucu yorumu: Sizi Kâfirler!

.


.
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün adaylığına ilişkin açıklamasına CHP adına yanıt veren Mustafa Özyürek'in açıklamalarının yer aldığı "CHP'den Abdullah Gül'ün adaylığına jet tavır" başlıklı haber. Buraya kadar her şey normal.
.
Ancak bir okuyucu, herhalde seçim süreci ve sonrası duygularının da etkisiyle aşırı bir tepki göstermiş. Ve fakat bu yorum (!) Haber 7'nin moderatör süzgecinden de onay almış olmalı ki yayınlanmış...
.








.
Bir başka okuyucun da "ebu cehilin nesilleri" diye başlayan ve "bırakın ürüsünler" diye biten yine moderator süzgecinden geçmiş yorumu:
.







.
Bu ve benzer şeyler her yerde yaşanabilir, daha şedit ve ağır biçimde yaşanıyordur da, hatta bu bir okuyucunun kötü niyetli ve kasıtlı yorumu da olabilir ancak Türkiye'nin en büyük haber sitesinde, üstelik Cumhurbaşkanı ve bir parti liderine isim vererek alenen yapılmış küfür ve hakaret eylemine, moderatör süzgecine rağmen, yer veriliyor olması elbette ilginç!
.

“Bu adamlara beytül mal emanet edilemez”

.
4-5 gündür (seçim sonuçlarının belli olduğu günden Sn. Mumcu'nun açıklamasına değin geçen süre içinde) adeta kulağı kirişte bu açıklama bekleniyordu. Mehmet Ağar’ın “özür beyanı”ndan sonra bu beklenti daha da arttı. Görece başarısız bir süreç sonunda muhtemel iktidar ortaklığının, meclis grubun, milletvekilliğinin, bulunulan mevkiin kaybedilmesi ya da kaybedilecek olması riski değildi bu. “Güven duygusunun” bir an olsun yitirilme endişesiydi. Konjonktüre teslim olma kaygısı...
.
Neyse ki yürekleri soğutan o açıklama geldi:
.
Biz, yaptığımızın doğru olduğuna inanıyoruz
.
“% 46,6’ya rağmen, cumhurbaşkanlığı seçim sürecindeki tavrınız nedeniyle milletten özür dileyecek misiniz?” sorusuna cevaben Sn Erkan Mumcu şunları söyledi:
.
Hayır, özür dilemem. Yaptığım şeyin doğru olduğunu düşünüyorum. Türk milleti, belki de haklı olarak oy verdiği kimseler hakkında hüsnü zanda bulunuyor olabilir. Onlar yakından bilmedikleri, görmedikleri için hüsnü zanda bulunma hakkına sahiptirler. Ama ben doğrudan şahadet durumundayım. O bakımdan halk yanlış yaptı, ben doğruyum demiyorum. Onlar da bulundukları konum itibariyle doğru, ben de bulunduğum baktığım nokta itibariyle doğruyum. Sandıktan yüzde 47 ile çıktılar. Doğruyu, hakkı; sayılar, sandıklar tayin etmez. Hakikat evrenseldir. Sandıktan öyle çıkar, böyle çıkar ben onu bilmem. Bütün ülkenin vebalini kilit parti olarak tek başıma üstlenmiş durumdayken üstelik halkın hüsnü zannının tam da tersine bir şahadette bulunmuşken, aksini yapamazdım. Hiç kimse de bunu yapamazdı. İnsafı, vicdanı bulunan hiç kimse de yapamazdı.
.
Teşekkürler Sn Erkan Mumcu. Teşekkürler ilke, teşekkürler prensip, teşekkürler zamana, konjonktüre göre değişmeyen, değiştirilmeyen, eğilip bükülmeyen hakikat. Konjonktüre değil, doğru olduğuna, hak olduğuna inandığınız şeyin arkasında kaybetmek (!), haksız biçimde eleştirilmek ve birilerince kıyamet sabahına değin affedilmemek (!) pahasına durduğunuz için.
.
Korktu, kaçtı, para aldı, korkutuldu, tehdit edildi, oyuncak oldu, onun bunun peşine düştü” iftiralarına rağmen 27 Nisan 2007 günü Saat: 15.00’da ne demişti, cumhurbaşkanlığı seçimleri için meclise girmeme kararı olarak:
.
Bu adamlara beytül mal emanet edilemez
.
Meclise girmeme gerekçesi olarak “Aldığımız siyasi bir karardı” (Mehmet Ağar) sözünün özrü bal gibi olur ama emanete ilişkin yargının özrü olmaz.
.
O zaman emanet edilmeyene, şimdi de (% 46,6’ya rağmen) edilmez. Sn Mumcu’nun bulunduğu noktadan hareketle edilmemelidir de. Sn. Mumcu’nun yargısı doğrudur ya da yanlıştır ama doğru olduğuna inanarak ardında durduğu ilke/karar da işte budur…
.
Takdir, tebrik ve teşekkürler Sn Mumcu, güveni boşa çıkarmadığı ve bu blogun manifestosunda kendisine ithaf edilen sözleri yalanlamadığı için...
.
Hakikate sahip çıkana, hiç kimse sahip çıkmazken hakikat de sahip çıkmazsa, o hakikatin hakikatliği nerede kalır? Sabır...
.

"Pişmanlık Yasası"ndan Yararlananlar

.
Dedik ya % 46,6 herkesi psikolojik olarak teslim aldı. Bunların en başında gelen de DP'nin müstefi Genel Başkanı Mehmet Ağar. Gazetelere yansıyan şekliyle milletten özür dilediğini beyan etmiş. Özür gerekçesi olarak da cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde meclise girmemelerini göstermiş: "Salona girmeyerek büyük bir hata yaptık. O gün salona girmeliydik. Siyasî bir konuyu demokrasi meselesi yaptılar."
.
Bu özür elbette DP'nin müstefi Genel Başkanı Mehmet Ağar'ı bağlar. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu özür ancak kendisinin muarız ve muhaliflerini yine kendi ve özür beyanında söyledikleri nezdinde haklı çıkarır.
.
Elbette kendi açsından hata saydığı şeyden dönmesi ve özür beyan etmesi Ağar açısından bir erdem kabul edilebilir ancak Ağar'ın özüre ilişkin çok sağlam bir mesnedi yok. "Siyasi bir karardı, demokrasi meselesi yaptılar." sözünün hiçbir makul, tutarlı tarafı yok. Yani AKP % 46,6 yerine örneğin % 30, Ağar da % 18 alsaydı. Yine de özür diler miydi? Yoksa cumhurbaşkanlığı seçimlerinde meclise girmeme gerekçesi olarak gösterdiği "aday dayatması"na, "halk tarafından itibar gösterilmediğini" mi beyan ederdi?
.
Bakınız, ya yaptıklarınız ve yapmadıklarınıza tüm sonuçlarına katlanarak tam olarak inanınırsınız ve ardında durursunuz (bu hatada ve kör cehalette ısrar değil, ilkedir) ya da yaptıklarınız ve yapmadıklarınızın tutarlı, geçerli, doğru (yani hak) olan gerekçeleri olmadığı için sonuçlara göre yeni tutumlar alırsınız. Aslında hiç inanmadığınız bir şeyi yaptığınız ve sonucu farklı olsaydı farklı bir tavır (örneğin başarılı olsaydı, şimdi özrünü dilediği hatada ısrarlı olacağı gibi) göstereceğiniz için şimdilik konjoktür gereği özür de dilersiniz.
.
Her şeye rağmen bu özür, Ağar'ı kurtarmayacağı gibi erdem sahibi de yapmaz. Yalnızca güçlü bir manüpilasyon malzemesidir.
.
Sn Erkan Mumcu'nun kendisine inanan, güvenen yüzbinlerce insanın bu güvenme ve inanma duygusunu bir kez daha pekiştiren, konjonktüre teslim olmadığı ve bu güveni yitirmediği için de yüreklere su serpen aynı konuya ilişkin açıklamasını ayrıca değerlendiririz.
.

% 46,6 herkesi esir aldı

.
Muhalefeti, medyayı, sermayeyi, sivil toplumu ve hatta iktidarı ve dahi ona oy verenleri…
.
Büyük mıknatıs, büyük ve güçlü manyetik alanıyla kendinden küçük olan bütün manyetik alanları kendisine çekmiş durumda. Büyük çekim gücünden kaçamayan küçük manyetik alanlar ve onun topladıkları, katılmış oldukları büyük çekim alanının kendisinden bile büyük bir çekim alanı meydana getirdiler. Kaçınılmaz olarak da bu cekim alanı, kendini büyüten bir sarmal şeklinde kendisine yeni güçler çekmeye devam ediyor.
.
23 Temmuz sabahından beri herkes tövbe istiğfar ve biat etmekle meşgul, etmeyenler de zaten millet düşmanı, halk düşmanı, demokrasi düşmanı. Ki “cumhurbaşkanlığı oylamasında meclise girmedikleri için” de zaten öyleydiler. Kıyamet sabahına değin hep öyle kalacaklar. Özür dilese de dilemese de bu yaftadan DP müstefi Genel Başkanı Mehmet Ağar da nasibini almaya devam edecektir. Ve özrü elbette kendisini bağlar. Bu özür, muarız ve muhaliflerini yalnızca kendi nezdinde haklı çıkarır.
.
Halk dalkavukluğundan çok daha tehlikeli bir süreci yaşıyoruz. Ülke her şeyiyle psikolojik olarak teslim alınmış durumda. Dış basının (elbette "iç"in de) güle oynaya attığı "bu da sivil muhtıra, tokat, şamar, ders, yenildiler, kaybettiler" başlıkları da bu teslim alma niyetini (gayesini) açıkça ortaya koyuyor.
.
Medyada sadra şifa için bir tane muhalif kurum kalmadı. Bırakın muhalif kurumu, muhalif kalem kalmadı. Medyada üç sınıf kalem vardı. Kalemini satanlar, kalemini kıranlar, satmayıp da kalemini alıp gidenler… Şimdi kaç sınıf kalem kaldı? Kategori dışındakiler de zaten göz ardı edilebilir ve bahse değmez küçüklükte çağdışı, yoz ve içe kapanmacı bir takım aşırı uçlar. Buna, onlar açısından bir zamanların merkez sağı da dâhil.
.
Bu teslimiyet, diz çöktürme umarız burada kalır ve bir iktidar şehvetine dönüşerek oligarşik otoriteye dönüşmez. Çünkü artık, doğru ya da yanlış, edilen her itiraz “hött, hala konuşuyor musun, % 46,6 yetmedi mi, bak bir daha % 70 ile geliriz” şeklinde püskürtülür oldu.
.
Bu püskürtme psikolojisinden nasibini en fazla almış olansa (anamuhafelet dışındaki) muhalefet partisi gibi gözüküyor. Meydanlarda iktidarı ve tepe yönetim kadrosunu “uşaklık, işbirlikçilik, terör yandaşlığı, gafillik” ve neredeyse “hainlikile suçlayanlar, şimdi meydanlarda söylediklerini unutmuş gözükerek “bunlar gafil, hain, işbirlikçi” dedikleri rakiplerinin gözleri kamaştıran oyu karşısında diz çökerek secde etmekte ve onlara, kendi iddialarıyla söylersek bu “gafleti devam ettirecekleriyeni iktidar alanları açmaktadırlar.
.
Bunun iki izahı var: Ya söylediklerine inanmıyorlar ve “gafil, hain, işbirlikçi” diyerek çok ağır bir iftira atıyorlar, yalan söylüyorlardı. Ya da şimdi “akılları durduran” 46,6 karşısında teslim olmaya teşne bir tavırla meydanlarda “ip atarak” lanetledikleri işbirliğine kendileri yol veriyorlar.
.
Söylediklerinin doğru olup olmaması bir yana ancak her iki durumda da bir ilkesizlik, kandırma ve manüpilasyon söz konusu değil mi?.
.
Seçim propagandalarının merkezine oturttukları "yüce divan"ın yolunu kapayıp, Çankaya yolunu açmaya omuz vermenin demokrasi olduğunu kabul edenleri alkışlıyor; "Devlet" terbiyelerine şapka çıkartıyoruz. Seçime iki kala "MİT ajanı, güvenilmez" diye yaftalayanların şimdi aynı kişiye methiye düzmesini de ağzı açık takip ediyoruz.
.
Gelinen nokta itibariyle milletin evladı, milletimize hayırlı olsun.
.

AKP ve sürece yönelik içeriden bir tanık: Balıkesir Eski MV Dr. Turhan Çömez

.

Turhan Çömez 1: AKP'den Niçin Tekrar Milletvekili Adayı Olmadı
.
Turhan Çömez 2: Kuzey Irak'a 1/4 Fiyatına Satılan Elektrik Kandil Dağı'na da Gidiyor
http://www.youtube.com/watch?v=sRKPp5pKEbY
.
Turhan Çömez 3: Yolsuzluklar ve Sözde Ekonomik Başarı
http://www.youtube.com/watch?v=8xKsOg05-d8
.
Turhan Çömez 4: Vahşi Rant Düzeni ve Korkunç Boyutlardaki İç-Dış Borç Artışı
.
Turhan Çömez 5: Sokaklardaki Güvenlik Sorunu, Uyuşturucu ve Misyonerlik
.
Turhan Çömez 6: Türkiye Onurlu Güçlü Bağımsız Bir Ülke Olmalı http://www.youtube.com/watch?v=83fELKb6uiM
.
.
Turhan Çömez'in 20.07.07 tarihli konuşmasını Kanaltürk TV'de yapmış olması şartlı kimi zihinler için ciddi bir önyargı oluştursa da bizce önemli değil. "Yandaş" ya da "bir kısım" medya kendisine bu konulara ilişkin yer açtı da kendisi konuşmadı mı acaba?
.
Bu videoların, AKP'yi ve süreci daha iyi algılamak için dikkatle dinlenilmesi / izlenilmesi gerektiğine inanıyoruz.
.
İzledikten sonra bir kez daha karar vereceğiz. Sn. Erkan Mumcu'nun da dediği gibi "Bu adamlara beytül mal emanet edilir mi, edilmez mi?"
.
.
*Görüntü kirliliği ve kalabalığı olmaması için videolar, Embed (HTML) kodu yerine link olarak yayınlanmıştır.
.
.

22 Temmuz, 28 Şubat ve özellikle 27 Nisan’ın rövanşı (!) değil, yatağı çok önceden ve derinden hazırlanmış akışkanın yerini doldurmasıdır

.
Adı üzerinde bu, “sandık”. “Milli irade yeniden tahkim olacak” sandık. “Demokrasi yükselecek, halkın dediği olacak” sandık. “27 Nisan’ın rövanşı alınacak” sandık.
.
Bu ülkede sandığa gitmek, zannetmeye gitmekle ne kadar eşdeğer. Aradan 10 yıl geçmesine rağmen “eh ancak punduna geldi” diyerek 28 Şubat’ın cevabını vereceğini, daha acısı (!) taze 27 Nisan’ın “rövanşını alacağını” olsa olsa sadece zannedersin. Sen "bu da halk muhtırası" zannıyla gazın alınmış bir vaziyette tebessüm ederken, sıcak paranın hararetinde buharlaşan, buharlanan ekonomin başta olmak üzere hiçbir milli varlığını göremezsin.
.
Hâlbuki her iki kişiden birinin “28 Şubat’ın sonu” diyerek sandığa (zannetmeye) gidip onay verdiği AKP, 28 Şubat’ın sonu değil “tam yol ileri” devamıdır. Ancak arada bir fark var. AKP, 28 Şubat’ı uygulayanlar (burada kasıt Org. Çevik Bir değil, kurumdur) yönünden değil, planlayanlar yönünden bir devamdır. Bu farka dikkat. 28 Şubat olmasaydı AKP’nin kurulması için gereken mesnet ve şartlar oluşmaz; iktidara da gelemezdi.
.
"Madem halkımız muhtıra, iç veya dış derin güç mağdurlarını çok seviyor ve madem ne pahasına olursa olsun destekliyor", 28 Şubat’ın mağduru olan Necmettin Erbakan ve başbakanlığı zamanın cumhurbaşkanı tarafından gasp edilen Tansu Çiller, (beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz ama bir mağduriyet var) 28 Şubat’tan sonra yapılan ilk seçimde (18 Nisan 1999) niçin aziz halkımızdan gerekli ve yeterli desteği alamamıştır. Ve neden, şu an gerek kişi ve gerek parti olarak (halktan gerekli ve yeterli desteği alamadığı için) oyun dışı bırakılmıştır?
.
O zaman medya ve batı demokrasimize değil laikliğimize sahip çıktığı (!) için mi? Bilmiyoruz.
.
Uzatmadan tarihe notumuzu düşürelim:
.
22 Temmuz, 28 Şubat ve özellikle 27 Nisan’ın asla rövanşı (!) değil, yatağı çok önceden ve derinden hazırlanmış akışkanın yerini doldurmasıdır.
.
% 46,6 oranında da doldurmuştur.
.

İddia ve iddiada ısrar: 27 Nisan sanal muhtırası “Genelkurmay’a rağmen” Genelkurmay tarafından verilmiştir

.
Bu iddia, medyada kendine yer bulamasa ve dolayısıyla kamuoyunda ses getiremese de bir şekilde dile getirildi. Nitekim biz de bu iddiaya “(22 Temmuz’da) Millet iradesi sandığa yansıyacakmış” başlıklı yazımızda bir cümleyle de olsa değinmiştik. Bu iddiayı tekrar dile getiriyor ve dahi bunda ısrar ediyoruz:
.
27 Nisan e-muhtırası “Genelkurmay’a rağmen” Genelkurmay tarafından verilmiştir.
.
"Bu ne demek şimdi, bu ne saçma iddia" diyenler olabilir. Bu iddianın delili, belgesi elbette ibraz edilemez ancak bunu, tarihin günü gelince yazacağını da umuyoruz. Tabi bu iddianın perde arkasının tarihçe yazılma zamanına kadar “Tarihin sonu” gelmezse…
.
Çünkü bu “küçük ama sihirli dokunuş”un kimin işine yarayacağı açıkça bilinmesine hem sosyolojik olarak hem de tarihi tecrübeyle sabit olmasına rağmen yapılmış olması ilginç. E-muhtıranın kullandığı dilin üslup ve içerik olarak bu sihirli dokunuşun en önemli unsuru olduğu muhakkaktır.
.
Nitekim 59. Hükümet’in şahsında AKP’nin ortada değirmen taşı gibi duran olarca, yüzlerce hatasına (bu hatalardan birçoğunun Yüce Divanlık bile olabileceği ifade edilmesine) rağmen üç beş kız öğrencinin üstelik Mevlit Kandili (Kutlu Doğum Haftası) münasebetiyle düzenlenmiş müsamereye katılmasının ya da falan kasabadaki bir toplantı için cami yerine okulun tercih edilmiş olmasını muhtıranın sebebi ve mesnedi gibi göstermesi hem gerçeklerden çok uzak, gerçeklerden çok uzak olması sebebiyle hem komik ve hem de muhtırayı verenleri, muhtıranın muhataplarının şahsında milletin huzurunda zor durumda bırakması sebebiyle acemice… Muhtıranın hedefine AKP değil, Kutlu Doğum Haftası ve dolayısıyla bu milletin inancı konulmuştur.
.
Üzerine Anayasa Mahkemesi’nin 367 zorlamasıyla hukuku kıracak kadar esnetmesi ve CHP’nin “fırsat bu fırsat” diyerek milleti kamçılaya kamçılaya adeta AKP’nin kucağına zorla itmesini başka nasıl izah edilebilir ki?
.
Bağcılar’daki bir okulda kız öğrencilerin namaz kılmalarının gizli kamera ile çekilip servis edilmesi AKP’ye hem icraat hem de dini duygular yönünden bir hayli mesafeli olan safın dışında kalmış “son” dindarları bile son kertede “yetti artık be” feryadıyla AKP’ye itmiştir. Kimi rütbelilerin seçilmişleri ve partilileri fırçalaması da bu saflaşmanın üzerine tüy dikmiştir.
.
Oysa ki bu ülkenin tek ve temel sorunu üç beş minik kızın müsameresi midir? Bir kasabada yeterince cami olmasına rağmen bir okulda dini içerikli toplantı yapılması mıdır? Ya da AKP’nin bu müsamerelerle (bu faalyetlerin doğru ya da yanlış olması ayrı bir tartışma konusu) muhtıra yiyecek kadar direkt ne gibi bir ilgisi olabilir?
.
Madem e-muhtıra “ülke elden gidiyor” gayretkeşliğiyle verildi, neden gerçeklerden ve "asıl gerekçelerden" çok uzak, millet için de sembol değeri yüksek kavramları ihtiva eden bir takım “olaylar” yeri ve tarihi ile zikredilmiştir?
.
Örneğin TSK’nın da çok iyi bildiği, bilmesi gerektiği üzere Annan Planı ve sonrası yaşanan süreçte KRK’nin Kıbrıs’ın tamamı adına AB’ye tam üye olarak alınması ve Türkiye’nin “garantör devlet” hakkını kullanmaması, böylelikle KKTC’nin kaybedilerek oradaki Türk askerinin işgalci konuma düşürülmesi ve KRK’nın Türkiye tarafından resmen tanınma durumuna düşürülmesi daha az önemde bir gelişme midir?
.
Sözde Ermeni Soykırımı”nı tanıyan, tanımakla kalmayıp “soykırım yoktur” diyenleri mahkûm eden ve bizim de bu yalanı tanımamız için dayatan AB ülkeleriyle ilişkilerimizi müthiş bir tırmanışa geçiren AKP’nin bu "onursuz" dış politika biçimi muhtıranın gündeminde kaçıncı sıradadır?
.
Devletin Kırmızı Çizgileri” olarak bilinen ve “savaş ilanı” sayılan Kuzey Irak’ta bir (artık bahsedilirken “sözde” bile deme gereği duyulmuyor) Kürdistan’ın bırakınız kurulmayı, artık resmen bağımsızlığının ilanı aşamasına gelmiş olması mı ehemdir, üç beş kız öğrencinin namaz kılması mı ehemdir? “Kırmızı Çizgi”miz şeker pembesine mi dönüşmüştür?Ve ne zamandan beri dönmüştür?
.
Türkiye’nin yumurtadan süte, iğneden ipliğe kadar Kuzey Irak’ı beslemesi (semirtmesi) ve bu ülkenin Kuzey Irak yönetimi eliyle Kandil Dağı’na bile giden elektriğini Türk halkından dört kat daha ucuza satması daha mı az önemdedir?
.
Irak Kürdistan’ının değil her türlü alt ve üst yapısının, Merkez Bankası (dikkat Merkez Bankasını) ve Devlet Başkanlığı (Başbakanlık) binasının bile Türk müteahhidi, girişimcisi ve işçisi eliyle yapılıyor olması ne anlam ifade etmektedir?
.
4 Temmuz 2003 günü tezkerenin reddine (!) misilleme olarak Süleymaniye'de Türk askerinin başına çuval geçirilmesine hükümetçe sessiz kalınması ya da 1 Mart tezkeresinin TBMM'ce reddine rağmen Dışişleri Bakanı Abdullah Gül imzalı "gizli" genelge ile İncirlik başta olmak üzere bütün liman ve havaalanlarının ABD'nin kullanımına açılması hangi irtica yaygarasıyla gözardı edilebilir?
.
Diplomatik karşılıklılık” ilkesi gereği Başbakan RTE’nin Mesut Barzani ve diğer yerel yöneticilerle görüşmesi diplomatik olarak mümkün değilken “teröre son vermek için herkesle her şartta görüşürüm” demesi, 17 Aralık Zirvesi’nde yanına büyükelçi ve resmi tercüman almadan, dışişlerini de atlatarak iki danışmanının (C. Zapsu, E. Bağış) refakatinde hukuka aykırı biçimde görüşmeler yapması ve anlaşmalar imzalaması ne kadar önemsizdir?
.
Bu ülkenin bankaları tek tek satılırken, Yunan Milli Bankası ve Yunan Milli Kilisesi bu ülkede banka sahibi olurken, Yunanistan’ın Ziraat Bankası’na Atina’da şube açmasına bile izin vermemesi ve tüm stratejik kuruluşların “babalar gibi” yabancılara satılması kim için ne anlam ifade etmekte ve yine kim için hangi önemi içermektedir?
.
Tüpraş’ın % 14’ü olmak üzere bir çok kurumun ihalesiz olarak değerinin çok altında birilerine takdim edilmesi e-muhtıranın hinterlandına girmemekte midir?
.
400 milyar $ olan milli gelirin (GSMH) yarısının (200 milyar $) borç faizi olarak ödenmesi “aç laiklik” ile “yoksul irtica” histerisinin neresine oturmaktadır?
.
Örnekler elbette çoğaltılabilir… Eğer bir muhtıra olacaksa ve illa gerekiyorsa bunlar muhtıranın asıl konusunu oluşturması gerekirken neden acemi bir dil ve üslupla milletin inancını sembol değer itibariyle taşıyan olaylar hedef seçilmiştir? Her zaman olduğu gibi “açılış” veya “mezuniyet konuşması” kıvamında genel geçer bir “irtica, laiklik” hassasiyeti neden gösterilmemiştir?
.
Şunu da belirtelim ki, bu yazının toplamından “27 Nisan Muhtırası öyle değil böyle olmalıydı” sonucunu çıkaracak algı düzeyinde bir kişi olduğunu zannetmediğimiz için “bakın aslında burada şunu söylemek istiyoruz” şeklinde bir savunma yapma gereği de duymuyoruz.
.
Hoş ister muhtıranın konusu olsun veya olmasın milletin bu ve benzeri hayati önemi son derece haiz konuları kaba tabirle “sallamadığı” seçim sonuçlarında açıkça belli olmuştur. Sn Mumcu'nun deyimiyle "milletin bir kısmına laik olmak, bir kısmına da Müslüman olmak yetmektedir."
.
Nitekim genel itibariyle millicilik parantezine alınabilecek (milliyetçi, ulusalcı, milli görüşçü, antiemperyalist, vatansever, kuvvacı vs…) kesimler bu seçimde yırtınırcasına rengi, tonu ve tarzı birbirinden farklı olmakla birlikte genel itibariyle benzer söylemlerle propaganda yapmış olmalarına rağmen, halkın bunlara kesinlikle itibar etmemesi neticesinde tasfiye edilmişlerdir.
.
Zaten Sn Erkan Mumcu da farklı yerlerde, farklı gündemleri olan konuşmalarında “milletimiz, kendisi adına bile olsa neye muhalefet edildiğini anlamak istemiyor; muhalefetin, iktidarca yapılan iyi ya da kötü her şeye salt karşı çıkmak olduğu zannıyla muhalefete tepki gösteriyor; millet, vergileriyle oluşan gelirin nereye gittiğini de herhalde merak etmiyor” mealinde şeyler söyleyerek işin esasını özetlemişti.
.
Sonuç olarak bu e-muhtıranın AKP açısından bir “sihirli dokunuş” olduğunu yaşanan gelişmelere (daha doğrusu yaşanmayan gelişmelere) bakarak çıkartmak da herhalde mümkün.
.
27 Nisan muhtırası verildiğinde şu yönde yorumlar yapılmıştı: “Tamam muhtıranın AKP’nin işine fena halde yaradığı açık ancak bu iş burada kalmayacak. Seçim havasına girilince özellikle son on gün AKP hakkında toplumu derinden sarsacak ve AKP’yi çok zor durumda bırakacak, birçoğu yolsuzluk olan dosyalar patlatılacak. Kuzey Irak harekâtı, terör ve güvenlik üzerinden hükümet acze uğratılacak, olağanüstü hal ve belki savaş ilan edilerek seçime güçsüz girmesi sağlanacak veya seçimlerin iptal ettirilecek…”
.
Elbette bunların olması istenildiği için değil, olmadığı için dikkate değer bulunuyor. Çünkü muhtıra, verenlerin niyeti itibariyle salt olarak işe yaramıyor, ardından bir sürecin işletilmesi gerekiyorsa bu süreç işletilmediği gibi bir komplo teorisi olarak yine muhtıranın muhataplarının işine yarayacak şekilde toplum mühendisliği nevinden dalga dalga yayılıyorsa bu işte başka bir iş var mıdır?
.
Ayrıca AKP’nin karşısına o oranda olmasa bile ciddi bir güç olması muhtemel ve millet için iyi veya kötü bir alternatif merkez olması niyetiyle başlatılan ANAVATAN – DYP birleşme, bütünleşme ve hatta birleşme olmaksızın son bir umut seçim ittifakının “kim olduğu bilinmez bir el” tarafından akamete uğratılması, ANAVATAN’ın seçime katılamaz duruma düşürülmesi, DP’nin de iyice (hem demokrasi düşmanı propagandası, hem de birleşememe neticesi istifalarla) zayıflatılmak suretiyle seçime tüyleri yolunmuş bir biçimde sokularak (% 5’le) tasfiye edilmesi nasıl izah edilebilir ki?
.
Muhtıraya, siyasal krize ve tıkanmışlığa rağmen doların düşmesi (sanki bu düşüş, bu millet ve ekonomi için çok iyiymiş gibi) ve bugün son altı yılın en düşük seviyesine inmesi, borsanın (sanki borsada dönen paranın % 70-80’i yabancı sermayenin değil de halkın birikimiymiş gibi) rekor üstüne rekor kırması başka nasıl izah edilebilir ki?
.
27 Mayıs'a, 12 Mart'a 12Eylül'e ve en önemlisi 28 Şubat'a açıktan destek veren (veya kimisinde sessiz kalmak suretiyle örtülü destek veren) iç (medya, sermaye) ve özellikle dış güçlerin (AB, ABD) 27 Nisan'a tüm güçleriyle karşı çıkmasını salt "demokrasi" ve "istikrar"a olan imanlarıyla izah etmek mümkün müdür? Ya da bu "istikrar" kimin, neyin istikrarıdır? 27 Nisan'da canına okunan demokrasiyle 28 Şubat'taki aynı demokrasi değil midir? 9. Cumhurbaşkanı Demirel tarafından 291 imzaya rağmen (güvenoyu için 276 yeterli idi) başbakanlık verilmeyen kişi de (zamanın Başbakan Yardımcısı Sn Tansu Çiller) mağdur değil midir? (Azınlık hükümeti, Mesut Yılmaz'a kurdurulmuştur.) Bu halk, medya ve sermaye zamanın mağdurlarına neden - salt demokrasi için- sahip çıkmamıştır?
.
Bir anayasa kitabı fırlatmayla (!) tarihin en büyük krizini yaşayan (Sn Erkan Mumcu, hükümet üyesi olarak o günün canlı şahididir, merhum Ecevit’i açıklama yapmaması, yapacaksa da piyasaların kapanma saatini beklemesi yönünde uyarmıştır ancak sözü dinlenilmemiştir, vesselam) hassas ekonomimiz ve kırılgan borsamız bu ağır siyasi krizlere nasıl dayandı acaba? Bu millete “vay anasını, ne güzel ekonomi, ne güzel hükümet”; AKP’ye de “bakın ne sağlam ekonomimiz var, taş gibi” sözünü söyletebilmek için piyasaların üstüne çuval çuval dövizi kimler boca etmiştir?
.
Hülasa, Başbakan RTE, 28 Şubat’ta “Kubbeler miğferimiz, minareler süngümüz” şiirini okudu. Medrese-i Yusufiye (!) de arslanlar (!) gibi gidip altı ay yattı. O zamanlar yalnızca “bir kısım” olan merkez medya tarafından “artık muhtar bile olamaz” denilerek tersinden bir gazla parti kurdurularak Başbakanlığa konduruldu.
.
Şimdi de yalandan bir e-muhtıra ile kendisine engel olacak bütün siyasi alternatifler, etkisizleştirilerek veya direkt tasfiye edilerek önü açılmış bir şekilde, rakibi de (CHP+MHP) kendisine çalışan iki kutuplu bir siyasi yapıyla 22 Temmuz’a girdi. 2002 – 2007 arasındaki icraat bilançosunun bütün aktif ve pasifleri üzerine muhtıra sayesinde kalın bir çizgi çizildi. Kendilerine % 46,6 oranında bir destekle ikinci bir 5 yıl daha verildi.
.
Ve Türkiye hızla ama güle oynaya, istikrar, milli irade ve demokrasi cilasıyla (türbülansa) uçuruma, yok olmaya ve artık son 5 yıldır açıkça söylenmekte, tartışılmakta beis görülmeyen bölünmeye doğru yuvarlanıyor. Ne yazık ki, Türkiye yarışın, yok oluşun sonuna gelmiş; son düzlüğe yani son 10 yıllık sürecine girmiştir. Bunun muhtemelen 5 yılı da aziz halkımızın % 46,6 oranında “durmak yok, yola devam” diyerek her şeye rağmen onay verdiği AKP ile devam edecektir.
.
Sn. Erkan Mumcu’nun 27 Nisan günü cumhurbaşkanlığı seçimleri 1. tur oylaması öncesinde yalnızca tarihe not düşme gayreti ve oylamaya girmeme sebebini izah için söylediği (bizce öyle, kimileri kıyamet sabahına değin kendisi için “demokrasi düşmanı, korktu, kaçtı, şunun bunun oyununa geldi” diyebilir, diyecektir, kendi hesabı için demelidir (!) de...) tüm televizyonlardan canlı olarak yayınlanan o sözü de uzay boşluğunda kaybolmuş mudur? Evet, kaybolmuştur.
.
Neydio söz:
.
…Bu adamlara beytül mal emanet edilemez
.
Aziz milletimiz, 28 Şubat'ın ve 27 Nisan'ın rövanşını 22 Temmuz'la almış olacağı zannıyla her şeye rağmen emanet edilir, diyor. Hayırlı ve hayırlısı olsun.
.

Mumcu mu, yoksa Ağar mı kelek yaptı!

.



"DYP-Anavatan birleşmesini kim engelledi?
Mehmet Ağar mı, yoksa Erkan Mumcu mu? Bu konuda kalem oynatmaya niyetim yoktu...
Seçim sonrası elbet bir iki kelam edecektim.
Ama gelin görün ki, Hıncal Abi’nin (Uluç) vurduğu yerden ses geldi...
Hayır Hıncal Abi...
Haksızlık etmişsin Erkan Mumcu’ya...
O’nun bir suçu olmadığına ben şahidim...
Bu birleşme olmadıysa, bunun baş müsebbibi Mehmet Ağar’dır...
Ve tayfası...
‘Hele genel kurulu bir yapalım’ diyerek yola koyuldular...
Ondan sonra Mumcu’nun ipi çekilecekti! Yo hayır uydurmuyorum...
DYP’nin Teşkilat Başkanı Mümtaz Yavuz’un ağzından çıkanları sizinle paylaşıyorum:
-Lider Mehmet Ağar’dır, gerisi teferruat...
Erkan Mumcu’nun suçu şu, oyunu erken farketmesi ve bu oyuna teslim olmaması...
Mumcu oyunu bozunca, Ağar lider kaldı!
Gerisi hakikaten teferruat oldu...
Ne Mümtaz Yavuz kaldı, ne Bahattin Şeker, ne de Saffet Arıkan Bedük kaldı!
Mehmet Ali Bayar ile Sinan Aygün’ün başdöndürücü geliş gidişleri ise cabası!"
.
- Hadi Özışık -
.
.
.
Tüm bu yaşananlara rağmen DP mitinglerinde "fıstık yeşili bayrakları" sos niyetiyle -ve son bir umut gelin güveyliğiyle- sallandıranlara buradan selam ederiz. Yüzme biliyorsa sorun yok da. Ya bilmiyorsa...
.
E, öğrenseydi o zaman!
.

"Denge" iki cepheli bir siyasal ve sosyal yapı istemekte haksız mı?

.
Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde ve sonrasında yaşanılanlar Ecevit’e rağmen DSP’nin CHP’yle müttefik kılınması, Cumhuriyet mitingleri iyice kemikleştirilmeye çalışılan sol laik cepheyi ulusalcı aroması katılmış bir şekilde CHP’nin tekel ve kucağına iterken; diğer yanda “sivil, dindar, demokrat” tanımlamasıyla safları belirginleştirilmek istenen sağ, muhafazakâr kesim 367 tartışması/dayatması ve e-muhtıra ile AKP’nin kucağına itiliyor. Bu öyle bir işlevsel terazi ki kefesinin birine basınca eşyanın tabiatına uygun olduğu üzere birinin aşağı inip diğerinin yukarı çıkması gerekirken her ikisi de yükseliyor.
.
Birbirinin geriliminden beslenen bir düzenek bu. Her iki kesimin de fena halde işine gelen bu durum artık fena halde sırıtan danışıklı bir dövüş. “Düşmanının düşmanı dostundur” sosyolojisinden ya da ortaya konulan “U” mıknatısın birbirine organik olarak bağlı ama farklı kutup etkisi oluşturan manyetik alanının çekme ve itme kuvvetinden yararlandırmayı amaçlayan bir kurgu.
.
Kurgu şimdilik saat gibi işliyor çünkü terazide iki göz var. Elindeki teraziyle milletin darasını çekenlerin terazisinin şirazesini kaydıracak bir alternatif göz –şimdilik-yok. Manyetik alanı etkisizleştirecek bir üçüncü ve asıl çekim alanı da yok.
.
DYP ile Anavatan’ın birleşme, bütünleşme (buna zamanlama, üslup ve kişi noktasında Susurluk şaibelisi Mehmet Ağar’a kesin bir itirazımız olmakla birlikte) veya seçim ittifakı kurma çalışmalarının akamete uğraması ve taraflardan birinin seçime girmemesiyle diğerinin de bu süreçten ağır yara alarak baraj altında kalma riskini [bu süreçte taraflardan "kim kime kazık attı, kim fedakarlık yaptı, kim taviz verdi, vermedi..." konusu ayrı bir tartışmanın gündemidir] hala taşıyor olmasındaki “hikmet” acaba bu “denge”nin eseri midir?
.
Sn Erkan Mumcu’nun şahsında Anavatan bu “denge”nin hesaplarına mı kurban seçilmiştir?
.
Sonuç ve an itibariyle iş bu çekme, itme kuvvetiyle kütleyi kitle yaparak kutuplaştıran manyetik alan -seçime iki kalaya kadar- kusursuz işlemektedir.
.
Elbette herkesin (kuşkusuz herkesin) bir hesabı olabilir. Ancak bütün bu hesapların üzerinde bir hesap vardır. Hesaba katılmayan ve bu türden hesapları sahiplerinin ayağına dolayan da işte bu hesaptır.
.
Amenna.
.

Erkan Mumcu: "Yabancı sermayeyle Türkiye'nin pazar olarak satın alınması tamamlanmadan AKP iktidarını kimse indiremez."

.

.
Sn. Erkan Mumcu'nun Anavatan Partisi internet sitesinde yer alan 22 Temmuz'a ilişkin "Bu seçim bir şey değiştirmeyecek" başlıklığı ve "Yabancı sermayeyle Türkiye'nin pazar olarak satın alınması tamamlanmadan AKP iktidarını kimse indiremez." spotunu içeren yorumu.
.
Peki, bu açıklama ümitsizlik mi, hayır ama önümüzdeki dönemde yapılmak istenenlere yönelik açık bir uyarı:
.
.
"Genel Başkanımız Erkan Mumcu, ''Bu seçim bir şey değiştirmeyecek. Yabancı sermayeyle Türkiye'nin pazar olarak satın alınması tamamlanmadan AKP iktidarını kimse indiremez'' dedi. Genel Başkanımız Erkan Mumcu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 23 Temmuz'da yapılacak seçimin ''Türkiye'nin demokrasinin önünü açacak, dengeleri değiştirecek bir seçim olamayacağını'' belirtti.
.
CHP'nin muhalefet tarzının, ''Türkiye'de sağ seçmeni bir kutuplaşma duygusuna ittiğini, mitingler ve cumhurbaşkanlığı seçiminin de bu kutuplaşma tutumunu derinleştirdiğini'' ifade eden Genel Başkanımız Erkan Mumcu, ''DP projesi işletilebilseydi, dengeleri değiştirecek bir sonuç almak mümkün olacaktı. Ama, bu seçimde değişen bir şey olmayacak. CHP, gücünü MHP ile paylaşacak ve 25 civarında da bağımsız üye Meclis'e girecek'' dedi.
.
Genel Başkanımız Erkan Mumcu, şunları kaydetti:
.
''Türkiye'de iktidarı ancak iktisat değiştirir. Türkiye'nin bankacılık sektöründe yabancı sermayeye açılabilir bir yüzde 40'lık pay daha var. Enerji özelleştirmeleri ve medyada yabancı sermayeye yönelik kısıtların kalkmasıyla Türkiye'ye girmesi beklenebilecek sermayenin 120 milyar dolardan az olmayacağını öngörüyorum. Bu da 4 yıllık cari açığın karşılanabileceği bir finansman yaratacaktır. Dolayısıyla küresel sistemden gelecek bir domino etkisi veya Orta Doğu'dan bulaşacak bir problem dışında yeni dönemde geride bıraktığımız 4 yıla göre değişen bir şey olmayacak. Değişen sadece gelir adaletsizliğinin derinleşmesi, Türkiye'nin üretim kapasitelerinin üretim daralması ve borçlanma düzeyinin artması olacak.
.
5 yıldır kemer sıkmaya alıştırılan Türk milleti, tasarruflarının kendine değil de başkalarına (yani sarmal şeklinde artan iç ve dış borç faizine, EMB) gitmesine itiraz edeceğe benzemiyor. Çünkü insanların bir kısmına Müslüman olmak bir kısmına da laik olmak yetiyor. Bu denge, ancak satacak bir şey kalmadığında bozulur. Ama, artık bu bir yıkım ve yeniden inşa (bu ifadelere lütfen dikkat, yıkım veya yeniden inşa, EMB) olacaktır. Böyle olmasın diye bir mücadele verdik. Ama bunun böyle olmasından yarar elde edenler galip geldiler. Bu seçim bir şey değiştirmeyecek. Bu 120 milyar dolarlık yabancı sermayeyle Türkiye'nin pazar olarak satın alınması tamamlanmadan AKP iktidarını kimse indiremez.
.
Benim için önemli olan sistem mekaniğinin değiştirilebilmiş olmasıydı. Cumhurbaşkanını halkın seçmesine ilişkin anayasa değişikliği bu yönde atılmış büyük bir adımdı. Ama Erdoğan'ın beyanlarından anlıyorum ki, sistemin esasına ilişkin hiçbir şey değişmeyecek.''
.
- Erkan Mumcu -
.
.
.

Söylese tesiri yok, sussa gönlü razı değil. Ne yapsın?..
.
.

“Milli İrade Sandığa Yansıyacak” (!) mış

.

Mağduriyet oyununu bihakkın (!) oynayan mağrurlar yandaş medya ve sair güçler eliyle sürekli “mağduriyet, demokrasi, halkın iradesi, cumhur, milletin kararı” gibi bütün nabızları yükselten bir şerbeti ve esasen pamuk şekerine sarılmış külçeyi servis ediyorlar. Buna çoktan teşne olan kimi zihinler de bu şekeri çiğneme zahmetinde bulunmadan yutuyor. Zaten pamuk şekerini verenler de çiğnensin istemiyor. Çiğnense pamuk şekerine sarılı demir külçe yutturulduğu anlaşılacak.
.
Peki, bu sözüm ona “demokrasi” ile “demokrasi düşmanları” arasındaki bir "rövanş" olacak; halk, iddia edildiği gibi kendi iradesinin mi yoksa gevelemek suretiyle söylenir gibi yapılan bir takım güçlerin iradesinin mi geçerli olacağına karar verecek deniliyor ve halka bu yollu ayar ve gaz veriliyor ya…
.
Genelkurmay’a rağmen bir takım alt kademe kişilerince bir oldu bittiye getirilerek [ki alınmak istenen sonucun tam tersine bir etkiye açık surette birincil derecedeki muhatabın işine yarayacağı tarih ve sosyoloji bilimi önünde sabit olduğu halde verilmiş olması dikkate değer değil midir?] verilip verilmediği konusunda şüphe bulunan -ki bunu tarih yazacaktır herhalde- bu e-muhtıra milli iradeye, demokrasiye, hukuka tam anlamıyla aykırı da, örneğin muhtıraya muhatap AKP üzerinden hareketle söylersek “sivil paşa” (!) RTE’nin mebus adaylarını tespit noktasında, değil tabana, teşkilata (milli irade var ya hani, demokrasi, önseçim, yoklama vs) parti yönetimine danışmasını, onlardan bilgi almasını; trioya / quatroya (“beraber yürüdük biz yollarda” nakaratının üçlü /dörtlü vokalistine) bile danışma gereği duymamasını [Şener’in üzerinin sorgusuz sualsiz, sessiz sedasız çizilmesini, "kardeşi" ve biricik "adayı" (kurbanı mı demeliydik) Gül’ün etrafını ve altını boşaltması, Arınç’ın ise zaten olmayan gücünün topraklanmasını ve partinin üçte birine yol verilmesini] milli irade, demokrasi ve hukukun neresine sığdıracağız?
.
E-muhtıra (asıl sebebi hala muammadır) yerken demokrasi var, milli irade var, cumhur var, halk var ama parti yönetirken, tüzük değiştirip krallık ilan ederken bunlar yok.
.
Şemdinli komplosunda (bunu da tarih yazacaktır) demokrasi, milli irade, halk kararı neredeydi?
.
Irak’ın işgaline ortak olmak için tezkere çıkarılırken, halkın ezici çoğunluğu Irak’ın işgaline karşıyken (% 90-95 oranında) milli irade yok muydu? O zaman niye milli iradeye uymadınız? Teskere, size rağmen reddedilince ("önümüzdeki ay memur maaşları nasıl ödeyeceğimizi bilmiyorum" diyecek kadar bir korkuyla adeta) sıtmaya tutulmuş gibiydiniz. O gün milletin iradesine dayanmak aklınıza gelmedi mi?
.
KKTC konusunda (Annan Planı ve tavizlere karşı) milli irade yok muydu? Ya da Lübnan'a asker gönderme konusunda... O zaman milli irade niye hatırlanmadı?
.
Soros paputçularından da (yandaş medyadan) cevap istiyoruz:
.
Mağduriyet yalanına ve propagandasına malzeme/meze olabilecek uygulamalarda hukuk, demokrasi arıyorsunuz da Tüpraş'ın % 14'nde neden hukuk aramıyorsunuz?
.
Soros demokrasisine (!) gelince milli irade var ama milletin bekasını ilgilendiren konularda milli irade yok, öyle mi?
.
Seçim ve Siyasi Partiler Kanunu'nun değiştirilmesi yanında sivil bir anayasa hazırlanması konusunda 5 yıl boyunca (Sn Erkan Mumcu'nun şartsız, pazarlıksız ve açık olarak grup desteğini almışken) kılını kıpırdatmayanlar, hangi sivillikten ve demokrasiden bahsediyorlar?
.
Milli iradeye, demokrasiye baştan sona aykırı seçim kanununu değiştirmek aklının ucundan geçmezken milli irade zaafa uğramıyor ama yalandan bir e-muhtıra alınca (tıpkı yalandan bir şiir okuyup mahkûm edilmesi ve bir anda kahraman (!) yapılması gibi) milli irade zaafa uğruyor, öyle mi?
.
Beytül Mal'i (devletin hazinesi, milletin malı) ona buna, içe dışa, ihaleli ihalesiz, değerli değersiz satıp savaren milli iradeye ne oldu? Milletin iradesini (ve devletin varlığını) ipotek altına alacak
.
Petrol Kanunu ve Vakıflar Kanunu'nu çıkarmak [iş bu kanunu beğenilmeyen ve meydanlarda ısrarla yuhlatılan (ki bizim kendisi hakkındaki fikrimiz ayrı tartışma konusudur) Cumhurbaşkanı Sezer reddetti] milli iradeye uyuyor mu idi?
.
% 34 oya karşılık % 65 temsil (!) varken milli irade neredeydi?
.
Sahi, yarım asır önce yapılmış Piyalepaşa Kur'an Kursu cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir yerlere (!) mesaj verme kurbanı olarak mahkemenin yürütmeyi durdurma kararına rağmen yıkılırken hukuk yoktu da, çöpün üzerindeki sinek misali sadece ve sadece basiretsizlik sebebiyle ele yüze bulaştırılan Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde mi vardı?
.
Sanki Abdullah Gül (kendisinin kurban seçildiği en azından kullanıldığı artık anlaşılmıştır) ya da bir başkası cumhurbaşkanı seçilince hayat toz pembe olacakmış ve örneğin yılda 200 milyar dolar (bölünüz 70 milyon) borç faizi (dikkat, borç anaparasına değil yalnızca faiz) ödemesine gitmeyecekmiş gibi... "Ey millet sizi gökkuşağının altından bile geçirecektik ama seçtirmediler..." Ne güzel, ne tatlı yalan ama ne tahvil ve tahsil edilebilir bir yalan.
.
376 dayatmasına gelince hukuk var ama Van Savcısı'nı sürerken (Şemdinli Komplosu elbette ayrı bir konu, tarih bunu yazacaktır.) hukuk yok.
.
Pamuk şekerine sarılı külçeden yalanınızı sevsinler sizin.
.
22 Temmuz gerçekten bir ayrımdır, bizce de bir dönüm noktasıdır.
.
Ya Soros demokrasisi, ya millet iradesi…
.

.
.

E-posta kutumuza düşen bir (JPG) mesaj...

.

.
.

"Aziz Milletimize Karşı İmani ve İnsani Bir Uyarı Görevi" başlığıyla ve "Bu yazı, herhangi bir siyasi parti kimliği olmayan, ülkesine ve aziz milletine karşı yalnızca imanî ve insanî uyarı görevini yapmak isteyen kişilerce çoğaltılıp dağıtılmaktadır." dipnotuyla yayımlanmış.
.
Bu göreve biz de katkı sağlayalım istedik.
.
.

Mumcu: Her şey sonunda 'gerçeğine geri dönecek'tir.

.

.
SAYIN ERKAN MUMCU’NUN HÜRRİYET GAZETESİ YAZARI EMİN ÇÖLAŞAN’IN 04 TEMMUZ 2007 TARİHİNDE KALEME ALDIĞI YAZIYA İLİŞKİN YAPTIKLARI AÇIKLAMA:
.
"Emin ÇÖLAŞAN
Hürriyet Gazetesi Yazarı
.
Sayın Çölaşan,
04 Temmuz 2007 tarihinde kaleme aldığınız “Bu bilmece çözülmeli” başlıklı yazınızla ilgili aşağıdaki açıklamayı yapmaya gerek duydum:
.
Sözünü ettiğiniz konuların ve iddiaların tüm ayrıntılarıyla açığa çıkarılması ve kamuoyunun aydınlatılması gereği hakkında hiç şüphe yoktur.
.
Hatırlarsanız muhataplarıma, bu meselenin kamuoyunun gözü önünde tartışılması ve kafalarda beliren soru işaretlerinin giderilmesi için 12 Haziran 2007 tarihinde bir çağrıda bulunmuştum.
Çağrımda; “…sürecin başlangıcından bugüne, bugünden geleceğe bütün ayrıntılarının konuşulabilmesi için sürecin ortağı iki tarafın kamuoyuna bilgi vermeleri, gerekiyorsa hesap vermeleri icap eder” demiştim.
.
Ancak bu çağrıma olumlu bir yanıt alamadım. Tek yönlü açıklamaların aydınlatıcı değil, iddia düzeyinde kalacağını da biliyorum. Zira bu süreçte, özellikle bazı basın yayın organlarında çıkan haber ve yorumların, ne kadar yanlı ve çarpıtmaya açık olduğu da ortaya çıkmıştır.
.
Bu nedenle, yazınızda yer verdiğiniz bir iddiaya şimdilik cevap vermek istiyorum:
Benim ‘DP ile bütünleşme sürecindeMelih Gökçek ile hiçbir görüşmem olmamıştır. Kendisinin konuyla ilgisine dair en azından benim cephemde bir bilgi yoktur. Melih Gökçek ile Cumhurbaşkanlığı seçimleri arifesinde, bir kez randevusuz bir biçimde görüşmem olmuştur. Bu görüşme, DP ile bütünleşme sürecinden bir ay önce Cumhurbaşkanlığı seçimi ile alakalı olarak evimde gerçekleşmiştir. Kendileri benden, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bağlayıcı bir karar almamam yönünde ricada bulunmuştur. Şimdilik, önemli bulduğum bu konuyla ilgili açıklama yapmakla yetiniyorum. Seçime kadar tek yönlü bir açıklama yapmayacağımı da bildirmek istiyorum.
.
Ama benim bu tavrım, meselenin ilgili başka kimseler tarafından tartışılmasına mani değildir. Konunun bütün yönleriyle açığa kavuşmasının; Türkiye’nin siyasi yapısı, bazı siyasi karakterleri ve siyasete müdahil olan çevrelerin amaçları ve siyaset üzerindeki kapasiteleri konusunda da çok aydınlatıcı olacağını umuyorum.
.
Bunu ummakla birlikte; bugünkü koşullar altında ilişkili ve ilgili tarafların “gerçekten yana” bir çabadan çok gerçekleri çarpıtmak ve örtmek yönlü gayretlerinin daha baskın çıkacağından da endişe duyuyorum.
.
Yine de gerçek gerçektir. Her şey sonunda “gerçeğine geri dönecek”tir." - Erkan Mumcu -
.
.
* * *
.
Sayın Mumcu'nun seçim sonrası açıklamalarını sabır ve ısrarla bekliyoruz. "Aslında ne oldu?" sorusunun cevabı en azından şartlanmamış ve inşaa edilmemiş zihinler açısından çok ama çok önemli?
.
Bu arada, adını -şimdilik- hatırlayamadığımız bir Anavatan Grup Başkan Vekili'nin medyaya yaptığı "adama günü gelir, sorarlar; partinden ve ilgili kurullardan habersiz kimle, ne konuştun" mealindeki kendince açıklamalara ne demeli bilmiyoruz?
.
Ayrıca, Sayın Erkan Mumcu'nun her türlü iftira, çarpıtma ve manipülasyona rağmen ve kamuoyunun bu konuya ilişkin yoğun bir açıklama beklentisine rağmen seçime kadar açıklama yapmama kararını da son derece ilkeli bulduğumuzu ve takdir ettiğimizi belirtelim. Eyvallah yani...

.

"Yandaş"lığın hakkını ver, hakkını!..

.


"Haber 7" namlı (Kanal 7 Grubu üyesi) haber portalı Sayın Erkan Mumcu için bir haber üfürmüş:
.
"Anavatan yasta, Mumcu yatta"


.
Bu haberle de "yandaş medya" olmanın hakkını vermiş.
.
Ve fakat merak edilen asıl şeyse, "Haber 7"nin bu "oh olsun, beter olun" hasetçiliği kokan tavrının altında yatan (aslında doğru ifade "bilinçaltı" ancak bu kadar kısa sürede de bilinçaltı oluşturulamaz ki) sebebin ne olduğu?
.
.
Hani kamuoyunda söz konusu derneğin ve ilgili kanalın yan şirketlerinin "gemi alması" olarak bilinen baskına da değinen konuşma:
.
"...Deniz Feneri isimli bir derneğe operasyon yapıldı, Almanya’da. Kanal 7 televizyonunun yöneticilerinin zimmetine buradan milyonlarca Avro’nun aktarıldığı hukuk dışı olarak aktarıldığı belgelendi. Memlekette tık çıkmıyor. Sanki bir tek ben mi biliyorum ey millet? Beni televizyondan izleyen insanlara da soruyorum, bir tek ben mi biliyorum? ... Milyarlarca doların medya gücü olduğunu, siyasi sermaye olduğunu bir tek ben mi biliyorum? Çoluğun çocuğun hakkının çalındığını bir tek ben mi biliyorum? Siz bilmiyor musunuz? Bir tek ben mi görüyorum bunları?..."
.
Haber 7, "yandaş medya" olmanın hakkını veriyor mu? Bizce de, doğrusu veriyor. Ama belki biraz daha çalışmalı. Bel altına, yumuşak (!) karına...
.
Durmak yok, böyle devam!
.

Emin Çölaşan da sormuş: "Aslında ne oldu?"


.
Emin Çölaşan'dan alıntı yapacağımız, onu zımnen de olsa referans göstereceğimiz kırk sene blog yazsak aklımıza gelmezdi. Ancak herkesin (bu alıntıda yer verilen isimler, yaşananlar, mekanlar ve yazılanlardan belki daha farklı olsa da) az çok bildiği, bilmese bile tahmin ettiği ya da hissettiği şeyleri yazmış veya birtakım şeyleri yazısında kendince biraraya getirmiş olması, bize bu alıntıyı vacip kıldı.
.
O halde biz de vecibeyi yerine getirelim ve Emin Çölaşan'ın bu yazısını vesile kılarak yeniden, tekrar ve ısrarla soralım:
.
Aslında ne oldu?
.
.
"Bu bilmece çözülmeli
.
Bu bilmece çözülmeli Sevgili okuyucularım, bugün size -seçim kargaşasında- üzerinde hiç durulmayan, ayrıntılarına ve perde arkasına hemen hiç girilmeyen, basında sadece yüzeysel olarak geçiştirilen bir olayı anımsatacağım. Karmaşık, çok yönlü bir olay. Araştırılması, irdelenmesi ve çözülmesi gerekiyor.
.
DYP-Anavatan birleşmesi... Ve nasıl başlayıp bittiği! Devreye kimlerin girdiği. Ortalıkta döndüğü iddia edilen çok büyük paralar. Para alanlar, verenler, dayak yiyenler! Ben bu renkli ve bilinmezlerle dolu olayın peşine biraz düştüm, çözemedim. Ne yazık ki daha fazla irdeleyecek zamana sahip değilim.
.
Gazeteci arkadaşlarımız bu işin üzerine giderse, ortaya çok ilginç araştırmalar, yazı dizileri, kitaplar çıkacaktır. Birleşme süreci geçtiğimiz nisan ayında gündeme gelmeye başladı ve haziran ayında birdenbire bitti! Ne oldu, nasıl oldu, bilen yok! Bilenler konuşmuyor, her kafadan bir ses çıkıyor.
.
DYP, Demokrat Parti oldu, Anavatan bitti, seçime giremiyor. Özellikle Mehmet Ağar, Erkan Mumcu ve yakın çevrelerinin mutlaka konuşması, olanları anlatması, hatta ikisinin medyada yüz yüze gelip tartışması gerekiyor. Bu işi kimler yatırdı, hangi bilinmez güçler devreye girdi? Neler oldu? Kaç para döndü? Kimler para aldı, kimler verdi, adaylık kavgasında yerler nasıl satıldı veya ikram edildi?
.
ATO Başkanı Sinan Aygün bu birleşme trafiğinin göbeğinde yer alıyordu. Çok şey yaşadı. Hüsranla sona erişi şöyle anlatıyor: "Bir şeyler oldu. Devreye CIA mı, MOSSAD mı, KGB mi, AKP mi, Rufailer mi girdi, ben anlayamadım. Hiç kimse de anlamadı. İş esrarengiz bir biçimde sona erdi."
.
Ortada çok soru var. Örneğin Mehmet Ağar günün birinde Esenboğa’da açıklama yaptı: "Bana haber geldi. Anavatan MKYK’sı birleşmeyi kabul etmemiş. Bu iş bitmiştir." Oysa Anavatan’ın MKYK’sında o gün böyle bir karar alınmamıştı. O halde Ağar’a bu haberi kim verdi? Ya da Ağar senaryo mu yazdı? Bilinmiyor!
.
Birleşme sürecinde bir gece Melih Gökçek, Erkan Mumcu’nun evine gitti. Gece yarısı başlayan görüşme, sabah saatlerine kadar sürdü. Baş başa görüştüler. O sırada evde Anavatan’ın üst düzey yetkilileri, milletvekilleri de vardı. Grup Başkanvekili Süleyman Sarıbaş, Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Erdemir ve ötekiler. Görüşmeye hiçbiri alınmadı.
.
Bazıları sonuna kadar bekledi, bazıları görüşme devam ederken gitti. Melih Gökçek’in gece yarısı Mumcu’nun evinde ne işi vardı? Baş başa ne konuştuklarını bilen yok! AKP mi devreye girmişti? Birleşmenin bozulması için kimler ne yapıyordu? Birleşme aşamasında yeni partinin adının Demokrat Parti olması öngörülmüştü. Melih Gökçek’in bir işçisi, İçişleri Bakanlığı’na başvurup boşta olan bu ismi kaptı. Ona bunu kim yaptırmıştı? Birkaç gün sonra başvurusunu kimin emriyle geri çekti? Arada neler oldu?
.
Bu süreçte birileri büyük vaatler, paralar aldı mı? Çantayla alınan paralar nereye gitti? Kimler listede üst sıra adaylık karşılığında para verdi? İşin içine mafya bile girmiş miydi? Kimler, kimlere nasıl kazık attı? Dikkat ediniz, o günlerde Meclis’te cumhurbaşkanlığı seçimi yapılıyordu. Gerek Anavatan ve gerekse DYP’li bazı milletvekilleri o süreçte kimlerle hangi ilişkileri kurdu? Listelere kimler, hangi maddi ve manevi ilişkilerle girdi? İstifalar, ihraçlar niçin birbirini izledi? Hangi müteahhitler, işadamları kesenin ağzını açtı? Bunların belgesi elbette yok... Çünkü bu işlerin belgesi olmuyor! Fakat olayların içinde yaşayanlar ciddi iddialarda bulunuyor.
.
Bu konuda gazeteci arkadaşlarımız tarafından yapılacak bir araştırma, ortaya çok ilginç bir tablo çıkaracak. Türk siyasetinde nasıl oyunlar ve dümenler döndüğünü, tezgáhlar kurulduğunu, yalanları, doğruları, beceriksizlikleri ve çirkin, yakışıksız pazarlıkları sergileyecek.
.
Çözmek zor olabilir. Bunu kısacık araştırmamda ben bile yaşadım. Dört kişi dışında benimle konuşan olmadı! Söz verenler gelmedi. Çoğu kaçtı. Bazısı en baştan, "Beni bağışlayın, bu konuda konuşamam, yaşadıklarımı anlatamam" dedi. Muhteşem, dört dörtlük bir konu karşımızda, deşilmeyi bekliyor. Yaklaşık üç aylık bir süreç incelendiğinde, ortaya inanılmaz bir tablo çıkacak. Bunları, beni bugüne kadar hemen hiç yanıltmayan gazetecilik bilgilerime, deneyim ve sezgilerime dayanarak söylüyorum.
.
Haydi gazeteciler, haydi araştırmacılar, iş başına! Bu bilmece çözülmeli. Son yılların en renkli siyaset konusu sizleri bekliyor."
- Emin Çölaşan -
.

.

Ser ya da değil bakan ama göremeyen

.
HZ. MEVLANA'DAN TEMSİLİ BİR HİKÂYECİKTİR Kİ:
.
Senin ahvalin bir sineğe benzer ki o kendini bir adam sanırdı. İçmeden kendi kendine sarhoş olmuş, zerresini güneş görmüş. Doğan kuşlarının övüldüğünü işitmiş; “ Şüphe yok ki ben vaktin Anka'sıyım” demişti.
.
O sinek, eşek sidiği birikintisindeki saman çöpünün üstünde gemi kaptanı gibi baş kaldırıp “Ben, deniz ve gemi hikâyesini okumuş, bir zaman bunu düşünmüştüm. İşte şu deniz, şu gemi, ben de ehliyetli, rey ve tedbir sahibi bir kaptanım” dedi. Deniz üstünde salınıp durmaktaydı. O kadarcık bir su ona haddinden fazla göründü. O sidik sineğe göre hudutsuzdu.
.
Sinekte onu olduğu gibi görecek göz nerede? Onun âlemi kendi görüşüne göre olur. Gözü bu kadardır, denizi de ona göre!
.
- Hz MCR -
.

Çekirge



[“Kubbeler miğferimiz, minareler süngümüz”ün manivelası, aman yetiş mağduriyetimin “e-muhtıra”sı]
.
ÇEKİRGE BİR SIÇRADI:

Kubbeler miğferimiz, minareler süngümüz” şiirini okudu. Medrese-i Yusufiye (!) de arslanlar (!) gibi gidip altı ay yattı. O zamanlar yalnızca “bir kısım” olan medyanın “Artık muhtar bile olamaz” gazıyla Başbakanlığa konduruldu.

ÇEKİRGE İKİ SIÇRADI:

Yoğurtan bir e-muhtıranın kartondan mağduriyetiyle (!) 5 yıllık (2002 – 2007) bilânçonun aktif ve pasifleri üzerine çizgi çekildi. Basiretsizlikten sağılmış yalandan mağduriyetle “Açık ara önde” (!) sokulduğu 22 Temmuz seçimleri sonrası için ikinci 5 yılı da garanti (!) altına alındı.

Basiretsizlikten sağılmış yalandan mağduriyetin faturası da “Bu adamlara ‘beytülmal’ emanet edilmez” dediği için Sn Erkan Mumcu’ya kesildi.

ÇEKİRGE ÜÇ...
.

Ok Burcu


.
"Eğri olsan yay gibi elde tutarlar seni,
Doğru olsan ok gibi yabana atarlar seni.

Hiç keder, elem etme, boş yere matem etme,
Düşmanlarını tanı, uzak dur, sitem etme..."
.

İl Başkanları: Genel Başkanımızın arkasındayız




İL BAŞKANLARI 25 HAZİRAN 2007 TOPLANTISI SONUÇ BİLDİRGESİ:
.
"... Kamuoyumuzla paylaşmak istediğimiz bir diğer husus, 2 Nisan 2005 tarihinde yaptığımız Anavatan Büyük Kongresinde Genel Başkanımız Sayın Erkan Mumcu ile başlayan yol arkadaşlığımızın bugün olduğu gibi, yarın da devam edeceğidir. Genel Başkanımızın milletimize hizmet yolundaki her türlü fedakarlığının, inancının ve gayretinin milletimiz tarafından olumlu bir biçimde değerlendirileceğine yürekten inanıyoruz. Anavatan teşkilatlarının, Genel Başkanımıza desteği tamdır."
.
.
.
"Yandaş" ya da "bir kısım" medyalarından günlerce "Anavatan'da istifa depremi, falan teşkilat topluca istifa etti, Mumu söndü, Erkan Mumcu'ya protesto şoku..." gibi haberleri şişirip ısıtıp servis edenler ve özellikle İstanbul İl Kongresindeki konuşmasından bir bölümü masa başında montajlayarak "Erkan Mumcu kendisini protesto ederek salonu terkedenlere 'kardeşlerim beni bırakıp gitmeyin' şeklinde adeta yalvardı" diye yalan haber yapanlar bu sonuç bildirisini yeniden ve yeniden okuyacaklar mı?
.
Önümüzdeki yasama döneminde TBMM'de olmayacak Sn Erkan Mumcu'ya karşı, "yandaş" ya da "bir kısım" medyanın etkisi, desteği ve "Erkan Mumcu'dan bir şey çıkmadı, (!) bakın meclise bile giremediniz, küçüldünüz, (!) yok olacaksınız (!)" ayarıyla TBMM'de olması kuvvetle muhtemel zaman aşımından yırtmış "Yüce Divan Sanığı"nı "taze kan (!), yeniden diriliş (!)" üfürmesi (küçük bir üfürmeyle kum yer ve şekil değiştirir ancak kaya, şiddeti ne olursa olsun fırtınada bile sabit kalır) ve gazıyla servis etmeye başlayınca, inşa ettikleri zihinler başta olmak üzere teşkilatların ve tabanın aklından "yumruk da yese, pijamayla da karşılansa, sanık da olsa ve ne de olsa eski genel başkanımızdır" düşüncesini bir an olsun geçirtebilecekler mi?
.
Bakıp göreceğiz... Kimler kum tanesi, kimler kaya parçası...
.
Bir de sayın il başkanlarının Sayın Erkan Mumcu için söyledikleri "desteğimiz tam, arkasındayız" mealindeki sözü ister istemez bize, külup yöneticilerinin görece başarısızılık karşısında taraftara, spor medyasına ve kamuoyuna yönelik artık bir "Türk futbol klasiği" de sayılan "hocamızın arkasındayız, bizimle geldi bizimle gidecek" türü açıklamalarını yaparken dahi "yeni hoca" arayışlarını sürdürmelerini hatırlattı.
.
Umarız, parti yönetimi, kulüp yönetiminden çok ama çok farklı bir şeydir.
.
Görelim Mevla neyler?
...
.

Afet Ilgaz'a gelen e-posta!



Afet Ilgaz, 08.06.07 tarihli yazısında "Bilderberg toplantısı niçin tam da bu sırada Türkiye'de toplanıyor?" diye soruyor ve sorunun cevabını kendi açısından, seçim süreciyle de ilişkilendirerek verdikten sonra kendisine gelen bir e-postadaki ifadeyi aktarmak suretiyle "Türkiye'ye yönelik bir siyasi operasyon"un ipuçlarından bahsediyor:

"...Bana gelen e-mailinde “23 Temmuz’da işbirlikçi ve teslimiyetçi zihniyeti devam ettirecek yeni bir iktidarın hedeflendiğini” söylüyor ve bu amaçla yapılmış bazı “seçim operasyonlarına” dikkat çekiyor. “Stratejik ortağın stratejisi ile, Mumcu biçildi” diyor meselâ..."
.


Bakalım, bu "operasyon" için sermaye, medya ve diğer yardımcı kuvvetlerden oluşan güç yeterli olacak mı?

.

Meclis oylamasına girmemek bir "yasama faaliyeti" mi, "demokrasi düşmanlığı" mı?

.

.
"Genel seçimlerde, sonuç alınamayan cumhurbaşkanı seçimini propaganda malzemesi yapmak akla ve de mantığa çok uygun değil. Hele hele sonuç alınamayan seçimleri ‘demokrasi tabanına’ oturtabilmek, ancak ve de sadece ‘bize ait’ bir düşünce biçimi olabilir.

“Yersen” mi? Efendim, o kadar çok “yiyen” var ki...

Makul, mantıklı ve de doğru olduğu için değil... Beyin tembelliğine dayalı kolaycılığa bizim hiç itirazımız olmaz. Yeter ki, beynimizi zorlamak zorunda kalmayalım!

Başbakan Tayyip Erdoğan, ilk kez Meclis’e giren bir siyasetçi... Bu nedenle Erdoğan’a değil de, kendi partisi içindeki deneyimli ve vicdanlı isimlerden birine, örneğin Cemil Çiçek’e sorsak:

-Genel Kurul salonuna girmemek de bir yasama faaliyeti değil midir?

CHP’nin iki yıl önceki bir yasa değişikliğini görüşmemek için AKP milletvekilleri de Genel Kurul salonuna girmemişler miydi?!

Devam etsek:- AKP’yi o zaman “demokrasi düşmanlığı” yapmakla suçlamak kimsenin aklının ucundan bile geçmemişti. Yoksa suçlanması mı gerekiyordu?!

Bugün gelinen noktada...

AKP’yi destekleyenlerin ellerinde kullanabilecekleri malzeme, Allah için çok... Çok ama nedense yapılamayan cumhurbaşkanlığı seçimini kullanmak da, beyinlerini yormak istemeyen AKP kurmaylarının işine çok mu geliyor ne?!
.
...
.
Özetle...

Bu seçimlerde bazı beyinler, yaz tatili yaparak hiç yorulmadan sandığa gidiyor vesselam!"


.

"Daha az sevilmek"


ANAP eski liderinin (Mesut yılmaz'ın) terör örgütü PKK'ın sözde lideri Öcalan’dan daha az sevildiğini ima eden Erkan Mumcu, şöyle konuştu: “Kendisini başkalarıyla eşleştirerek kurtarabileceğini zannediyorsa yanılıyor. Kendisi hakkında Türk milleti kararını vermiş. Çok fazla soru sormak söz söylemek istemiyorum ama bu ülkede kamuoyu araştırmaları yapılıyor. Bakın bakalım bu kamuoyu araştırmalarında en sevilmeyen kim? Abdullah Öcalan mı, yoksa bir başkası mı?” - Gazeteler -

Erkan Mumcu'nun basına bu şekilde yansıyan konuşmasında bir nokta, o noktaya yapılan yorum ya da o noktadan elde edilen çıkarımlar dikkat çekici. Neydi o? Bir soru: "Bakın bakalım bu kamuoyu araştırmalarında en sevilmeyen kim?"
.
Hmm!

"En sevilmeyen..." denildiğine göre "daha az seviliyor" ya da "Öcalan, ondan daha çok seviliyor" anlamı doğar bundan, yollu bir çıkarım. Yürütülen mantığa göre yalan da değil. Evet, daha az seviliyor, sonucu çıkarılabilir. Ve bu nedenle Sn Erkan Mumcu'dan bir özür beklenebilir. Beklenmelidir.

Ancak ondan önce bu mantık çıkarımının hatırlattığı, kahramanının Osman Yüksel mi, Çetin Altan mı olduğunu bilemediğimiz, bir fıkrayı aktaralım:

"....'nın milletvekili olduğu yıllardır. Birgün meclis kürsüsünde kendisini dinlemediği gibi dinletmemek için çaba sarf eden ve kendisine laf atarak gürültü yapan vekillere dayanamaz. Konuşturmayacaklarını anlayınca hışımla, "bu meclistekinleri yarısı eşektir!" der ve kürsüden iner. Bu söz üzerine meclis karışır ve herkes kendisinden sözünü geri almasını, hatta özür dilemesini ister. Arkadaşlarının da ricasıyla ile tekrar kürsüye çıkar ve herkesi rahatlatan özrünü beyan eder: Özür dilerim, düzeltiyorum. Evet, bu meclistekilerin yarısı eşek değildir!"
.
Bizce Erkan Mumcu'nun özürü şu minvalde olmalıdır:

"Düzeltiyorum: Söz konusu kişi, Öcalan'dan daha az sevilmemektedir."
.

“Susurluk şaibelisi Ağar”la olmadı! Olmaz da...


Burada tamamen kişisel bir yorum ve tercih yapmak gerekirse: ANAVATAN’ın (profesyonel bir ajansa yaptırıldığı belli olan ve hakikaten de yeşil renkli yeni kurumsalıyla çok klas duran kimliğiyle) tarihe gömülmesine gönlümüz asla razı gelmez. Keşke yola böyle devam edilse. Ancak bu olacaksa bile Mehmet Ağarsız olmalı.

Evet, zımnen kabul edelim ki, Demokrat Parti’yle ittifaka, birleşmeye, bütünleşmeye, erimeye ve partiye oriyente olmaya her zaman ve mekânda evet ama “Susurluk şaibelisiMehmet Ağar’la hayır. Sn Erkan Mumcu bu konuda ne düşündü, ne düşünür ve şimdiden sonra ne düşünecek bilemiyoruz (saygı duyar, takdir ederiz) ancak kendilerinin de çok iyi bildiği bir hususta bir hatırlatma babında şunları söyleyebiliriz:

“Sn Erkan Mumcu, DYP’nin DP parti adını aldığı kongreye katılacak, kendisini bağlayıcı bir nitelikte orada bulunacak ve bir güzel konuşma yapacak, hal ve kal diliyle iyi niyet gösterisi yapacak (elbette bu katılım ve konuşma Mehmet Ağar’ı da bağlamalıydı); ancak DP olan DYP ve DP genel başkanı olmakla herhalde “(merkez) sağın lideri” olduğunu zanneden Mehmet Ağar günün heyecanı ve rüzgârına kanıp “tamam bu iş bitmiştir, taban birleşmiştir, tavan gelmese de olur” yaklaşımıyla Genel Başkan Sn Erkan Mumcu’ya ve ANAVATAN kadrolarına mesafe koyacak, tüm iletişim yollarını tıkayacak, süreci baltalamak istemeyen tarafın her türlü iyi niyet mesajını görmezden gelecek, “Bir Bilen”in (!) “boş teneke” söylemli dümen suyunda dümen kıracak ve en son, karşılıklı iyi niyet gösterisi gereği ANAVATAN kongresine katılması gerekirken İstanbul’da başka bir toplantıda “seçim geldi, ben de geldim, hocam selam ederim” tarzında “kısır politikacı” sırnaşması yapacak, “kazın ayağı”nın öyle olmadığı ve öyle olmayacağını görüp de yelkenleri dolduracağı var sayılan rüzgâr bir türlü çıkmayınca ve hareket edemeyen gemiden terk edişler başlayınca panik havasında günü kurtarma hesabında bir açıklama yapacak:

Bütünleşmeyi 23 Temmuz’da taçlandıracağız

Bizim oralarda zamanında yapılması gereken hayati işleri yapmayanlar için söylenen bir söz vardır. Yok “sür eşeği…” değil. Başka bir şey, başka…

SONUÇ:

1. DP’nin genel başkanı olmak “sağın efsane ve tek lideri olmak” anlamına gelmez. Bunu, Mehmet Ağar’a birileri iyice anlatmalı. Örneğin; Korkut Özal ve İ. Melih Gökçek…

2. Bu iş, "güven ve iyi niyet emanetini yitiren" "Susurluk şaibelisi" Mehmet Ağar'la olmadı, olmaz da.
.

Erdoğan'dan Mumcu'ya tavır! (27.10.2005)


.
"Erdoğan'dan Mumcu'ya tavır!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu’ya karşı partiden ve hükümetten ayrıldığı için başlattığı "muhatap almama" tavrını ANAP’ın Grup kurmasına rağmen sürdürecek.

Başbakan Erdoğan, AKP ve hükümetten ayrılıp ANAP’ın başına geçmesinden bu yana Mumcu’ya karşı yakın çevresinde, "Muhatap almama" adı verilen bir tavır izledi. Bu çerçevede Meclis ya da başka hiçbir platformda Mumcu ile biraraya gelmemeye özen gösteren Erdoğan, ANAP’tan gelen randevu ve işbirliği taleplerini de karşılıksız bıraktı.

Ancak ANAP’ın Grup kurmasıyla Meclis’teki çalışmalar açısından farklı bir sürece girildi. ANAP’ın Meclis’te Grubu bulunan üçüncü parti olmasıyla Erkan Mumcu’ya Grup Başkanı olarak TBMM çalışmalarında Recep Tayyip Erdoğan ve Deniz Baykal kadar konuşma hakkı doğdu. Buna karşın yakın çevresinden gelen bir bilgi Erdoğan’ın Mumcu’yu "muhatap almama" tavrını sürdüreceğini ortaya koydu. Buna göre Erdoğan, ANAP’ı "Milletin oylarıyla Meclis’te Grup olarak temsil edilme hakkı, hatta Meclis’te temsil edilme hakkı vermediği bir parti" olarak değerlendiriyor. Erdoğan, bu görüş doğrultusunda hareket ederek Mumcu ile Meclis’te Grubu bulunan siyasi parti lideri sıfatıyla biraraya gelmeyecek.

Hatta Erdoğan, çok zorunlu olmadıkça TBMM Genel Kurulu’nda da Mumcu ile karşı karşıya gelmeyecek. Erdoğan’ın zorunlu hallerde Mumcu ve partisiyle kendisi yerine AKP yöneticileriyle muhatap olmasını sağlamaya çalışacak. Erdoğan, Mumcu’nun açıklama ve eleştirilerine de yanıt vermeyerek görmezden gelme tavrı izleyecek. Erdoğan, hala TBMM’de "Milletin Grup olarak temsil edilmesini istediği tek partinin CHP olduğu" değerlendirmesiyle yalnızca Baykal’ı muhatap alacak. Erdoğan, DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar’a ise "Milletin seçimlerde Grup olmasa bile Meclis’te temsilini istediği" yorumuyla tavır uygulamayacak."

.
.
.
Şimdi...
.
Ne denilse bilmiyorum ki? Çok değil iki yıl önceki bu habere ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinde yaşanılanlara bakıp da Necip Fazıl'ın şu mısraını hatırlamamak ne mümkün:
.
"Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bina..."
.
"Ey inşaaya zaten teşne zihinler, yandaş medya propagandası ve bir kısım medya manüpilasyonu..."
.
İki yıl boyunca görmezlikten gel, muhatap alma, bunu hem kâl hem de hal olarak ifşaâ ve ilan et, yetmedi bihakkın uygula; "367 tartışması" doktora tezi olarak neredeyse 20-25 yıl önce dile getirilsin ve seçime 6 ay kala yüksek sesle tekrar edilmeye başlandığı halde 'büyük dağları da ben yarattım' ekabirliğiyle çalım satılsın, tenezzül edip (!) muhatap alınmayan Sn Lider, bu muhatap alınmamaya rağmen 20 kişilik grubuyla, iktidarca (!) 5 yıldır zaten çoktan yapılmış olması gerekenleri, bir demokratik talep olarak asla pazarlık konusu yapmadan tam destek vereceğini yana yakıla açıklasın, ama buna bile muhatap olmayan mu-hataplarca aday bile açıklamadan aylarca kamuoyunu da meşgul etmek pahasına bir takım isimler etrafında top çevirilsin, seçime 24 saat kala "bu bizim adayımızdır, bunu seçeceksiniz" dayatması yapılsın, bu "al gülüm ver gülüm demokrasi(!)ye" Sn Erkan Mumcu "yok öyle yağma" deyince de "demokrasi düşmanı" ilan edilsin. Ha bir de yalandan e-muhtıra ile onlar mağdur , Sn Erkan Mumcu "tü kaka" olsun.
.
Şimdi birileri, Sn Erkan Mumcu'ya "siz AKP'den bizim oylarımızla seçildiniz, istifa edemezsiniz, ederseniz mebusluktan da etmelisiniz, dürüstlük bunu geretirir, aldığınız oylar haramdır" nevinden ayar vermeye çalışıyor ya, işte burada merak ettiğimiz çok önemli bir konu var. Daha doğrusu bir soru var:
.
Şöyle ki: Sizler, 1999 seçimlerinde başka bir partiden (FP) seçileceksiniz, ama önünüze konan takozu görünce makası kırıp yola "Yenilikçiler" ayağıyla AKP'de devam edeceksiniz bu caiz olacak, onu da geçtik istediğiniz cepheden, yandan, alttan, üstten, sağdan, hatta soldan mebus transfer (bonservis bedeli ne ola ki?) edeceksin, Sn Erkan Mumcu Isparta'dan aldığı / aldırdığı oylarla seçilip süreç içinde "beytülmal emanet edilmez bu adamlarla yola devam edemem" diyerek ve sunulan ikbali de teperek istifa edince "aldığı oylar haram" (!) olacak...
.
Öyle mi?
.

“Tanrı da AKP’li” (!) mi?



27 Nisan 2007 günü, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ilk tur oylamaya katılmadığı için seçim (daha doğrusu seçilememe, seçtirememe) süreci sonrasında yaşananların maddi ve manevi her türlü sorumluluğu haksız ve hadsiz biçimde Sn Erkan Mumcu’ya yüklenilmeye çalışıldı. Belki bunda (dezenformasyon, manipülasyon fırtınasıyla) kısmen de olsa başarılı olundu. Seçimden çekilme kararı da bu yükün yükleyicilerinin adeta ağzının suyunu akıttı. Ancak suyu akan kimi ağızlardan konuya ilişkin öyle şeyler (forum, yorum) çıkıyordu ki inanılır gibi değil…

Allah’ın sopası (!) yok ki (!)
İlahi adalet
Allah’ından buldu
Allah da razı olmadı
Hakkın yanında olmayanın sonu işte böyle olur
Seçime bile giremeyecek hale getirirler adamı
Allah'ın adaleti
Adalet yerini buldu
İlahi tokat


“Estağfurullah” çekmek kaydıyla, sormadan da edemedik:

Sahi “Tanrı da AKP’li” mi?
.

"Aslında Ne Oldu?"


Geçen hafta bu blogda (bir kaç madde aşağıda) bir soru sorulmuştu. Tekrara düşmek pahasına bu sorunun sorulduğu yazıyı kısmen de olsa burada yinelemek durumundayız.


"Erkan Mumcu seçimlerden çekildiğini açıkladı. Sevenleri ne yapıyor, ne düşünüyor bilemiyoruz ama sevmeyenlerinin keyiften dört köşe biçimde "kaşık havası" oynadığı açıkça görülüyor. İnşa edilmiş zihinlere bu gelişmeyle birlikte bir köşe taşı daha konulmuş oldu: "İşte, seçime bile giremedi. Halktan korktu, kaçtı."
.
Bütün mecra, medya ve forumlarda bu yeni durum tartışılıyor. İktidarı, cumhurbaşkanlığı seçimini iyi yönetmemekle, hatta eline yüzüne bulaştırmakla ve dahi duvara toslamakla haklı olarak suçlayan Erkan Mumcu'nun sağda (ki bu işin Susurluk şaibelisi M. Ağar'la yapılıyor olması ne kadar sağlıklıydı elbette tartışılır) birleşme, bütünleşme, ittifak sürecini iyi yönetemediği ve eline yüzüne, gözüne bulaştırdığı iddia ediliyor. "İlahi adalet"ten satılmışlığa, solun kuyruğuna takılmaktan derin güçlerin oyuncağı olmaya kadar bir sürü yafta ortalıkta geziniyor...
.
Ortaya çıkan sonuç da bu görüntüyü ve böyle bakmak (görmek değil, bakmak) isteyen gözleri yeniden, yeniden, yeniden kutsuyor.

"Aslında ne oldu?" sorusunun cevabını kim, ne zaman verir, bilemiyoruz.

Hiç kuşkusuz, 18 Nisan 1999'da rahmetli Ecevit'i % 22,17 ile getiren, çok değil üç yıl sonrasında da % 1,22 ile tarihe gömen denge Mumcu için de bir güzellik düşünmüştür. Belki yukarıdaki rahmetli Ecevit örneğinden hareketle bu konuya ayrıca ve geniş bir şekilde başka bir sayfada değinilir.
Erkan Mumcu ve partisi bitmiş midir? Bunu elbette zaman gösterecek. Ya da Erkan Mumcu ve ekibi ve tabanı bu zihin inşaa sürecine teslim olup pes mi edecektir? Bunu da zaman gösterecek. Belki, ekibi ve tabanı "biz kumarhanede burnuna yumruk yiyen ve yüce divanda yargılanan bir genel başkanı (ki bağımsız olarak seçileceği neredeyse kesin bir durumken ve Erkan Mumcu malum süreç sonucu seçimlerden çekilmiş ve yeni mecliste olmayacakken) tekrar istiyoruz" der de Erkan Mumcu bu rızaya rıza göstermek durumunda kalır.
.
Oysa bu manipülasyon ve dezenformasyon fırtınasından gözünü açıp da kimse şu soruyu sormuyor. Ancak biz, cevabını alsak da almasak da bir hakkın sahibine teslimi için tekrar soralım:

Aslında ne oldu?
Kimin eli kimin cebinde ve kimin suyu, kimin dümenindeydi?"



Şimdi de partinin resmi internet sitesinde "Genel Başkan Yardımcısı" imzasıyla çıkmış ve Sn. Erkan Mumcu'ya hitaben yazılmış bir yazıya yer verelim:





"Sayın Başkanım;

Partimizin 22 Temmuz seçimlerine katılmama yönünde aldığı karar üzerine bazı kesimlerin teşkilatlarımıza, parti tabanımıza ve üyelerimize umutsuzluk aşılama gayreti içerisine girdiklerini üzülerek izlemekteyiz. Bizleri olumsuz bir şekilde eleştirip umutlarımızı kırmaya yönelik vicdani ve ahlaki değerlerden uzak olan kişilerin çeşitli oyunları mutlaka olacaktır.

Şunu asla unutmayalım!

Sayın Genel Başkanımızın 4 Nisan 2005 tarihli Olağanüstü Kongre'yle iş başına geldiği ANAVATAN’ın durumunun vicdani muhasebesini herkes çok iyi yapmalıdır.

Gün, birlik günüdür.
Gün, birbirimize kenetlenme günüdür.
Gün, ANAVATAN’ ı yok sayanların oyununu bozma günüdür.
Gün, Sayın Genel Başkanımızın etrafında oluşturduğumuz sevgi çemberini koruma günüdür.

Hiçbir biçimde moralinizi bozmayınız. Partimize yakışır bir biçimde çalışmalarınıza devam ediniz. Parti binalarımızı il-ilçe teşkilatlarımızı bayraklarımızla donatınız.

Sayın Başkanım,
Seçimlere katılmasak dahi, partimizin stratejisi üzerine çalışmalarımız devam etmektedir. Seçim sürecinde sağduyunuzu ve parti yönetimimize olan inancınızı ve desteğinizi muhafaza ediniz. Siyasi çalışmalarınızı aksatmadan devam ettiriniz. Siyasetin gündelik değil, uzun vadeli bir uğraş ve emek gerektirdiğini unutmayınız. Başınızı dik tutunuz. Eleştiriler karşısında soğukkanlı ve yapıcı tutumunuzdan taviz vermeyiniz.

Son birkaç aydır yaşadığımız süreçte aslında ne olduğu, eninde sonunda ortaya çıkacaktır. Kimlerin oyunlarını boşa çıkardığımız mutlaka görülecektir. Tarih ve milletimizin vicdanı kısa zamanda bizim haklılığımızı tescil edecektir.

Başarıya ve sabra olan inancımla en içten sevgi ve selamlarımı sunuyorum."

Mehmet ERDEMİR
Genel Başkan Yardımcısı
Teşkilat Başkanı
Yozgat Milletvekili

http://www.anavatan.org.tr/haberler.asp?id=1245

.
Sanırız, Sn Erkan Mumcu da Prag dönüşü konuya açıklık getirecektir. Konuya ilişkin ayrıntılı bir açıklama yapacağı da önceden duyuruldu.
.
Umarız Sn. Erkan Mumcu "Aslında ne oldu?" sorusunun cevabını bihakkın verir.
.
Bakalım, bekleyelim.
.

2 Ekim 2000'de "Demokrasi Kahramanı" ama 27 Nisan 2007'de "Demokrasi Düşmanı" (?!)


.

"Turizm Bakanı Erkan Mumcu, 02 Ekim 2000 günü İstanbul Üniversitesi'nin açılışında demokrasinin özgürlükler kaosu olmadığını söyleyerek özgürlüklerin kısıtlanmasını savunan Rektör Kemal Alemdaroğlu’nun ardından yaptığı konuşmayla gündemi bir anda değiştirdi. Erkan Mumcu: "Cumhuriyetin değerlerini, Atatürk ilke ve devrimlerini korumak ve kollamak konusundaki üniversite duyarlılığı, sözgelimi TSK’nın duyarlılığı ile üslup olarak, biçim olarak birebir aynı olamaz. Çünkü bu onların ontolojik varlıklarına aykırıdır... Korumak ve kollamak konusundaki abartılmış duyarlılığımız bizi taassuba, bizi bağnazlığa götürmemelidir. Üniversiteler özgürlüklerin kısıtlandığı yer olmaz..."
- Gazeteler -

Erkan Mumcu 28 Şubat'ın en koyu döneminde bunları bakan olarak konuşurken ve bu konuşma birilerinin işine fena halde gelirken demokrat olacak, kahraman olacak, aslan kaplan olacak ama 27 Nisan'da trio'yu tamamlama oyununu ve esasen başka başka oyunları bozunca "tü kaka" olacak, demokrasi düşmanı olacak, bir takım güçlerin adamı olacak...
.

Olur! Suyundan da koy!
.
Evet, demokrasiyi amaç değil araç olarak görenlere göre Erkan Mumcu demokrat değildir. Ve asla olmayacaktır. Doğrudur. Erkan Mumcu'nun demokrasi anlayışı ve yaşantısı demokrasi kılıfı giydirilmiş Makyavelizm'den tamamiyle ayrıdır.
.

Çektir git!




.
"Mesut Yılmaz, Anavatan Partisi Genel Başkanı Erkan Mumcu'nun Genel Başkan olarak maalesef partiyi ilk defa seçime giremeyecek hale düşürdüğünü ileri sürerek "Şimdi Anavatan Partisi'ne yapacağı bir tek iyilik kaldı, o da bir an önce çekip gitmek" dedi."
- Gazeteler -

Hmm!
.

"Boş Teneke"



"Eski cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, sağda birlik fiyaskosunun faturasını Anavatan lideri Erkan Mumcu’ya kesti. Demirel, Mumcu için "Boş teneke" benzetmesi yaptı. Mumcu’yu ‘kanserli kol’a benzeten Demirel "Bu kolu keseceksin ki bütün vücudu kanser sarmasın. Kendisini de, partisini de bitiriyor" dedi. Sağda birliği tehlikeye sokan gelişmelerden Mumcu’yu sorumlu tutan Demirel'in şunları söylediği iddia edildi: "Erkan Mumcu, izlediği tavırla sadece kendisini değil, partisini de bitiriyor. Kanserli kolu keseceksin ki bütün vücudu kanser sarmasın. Siyaset ciddi bir iştir. Ağzından çıkan her söze dikkat edeceksin. Boş tenekeler vardır, bunlar iyi ses çıkarırlar, ama içleri boştur..."
- Gazeteler -
.
Hmm!
.

Daha ne olmalı bu memlekette?



Sayın Erkan Mumcu’nun 22 Mayıs 2007 Tarihli TBMM Grup Toplantısında Yaptıkları Konuşma / TBMM

"Aşağı yukarı bir aydan uzun bir zaman oldu. Grup toplantılarımızı yapamıyoruz. Araya cumhurbaşkanlığı seçimleri girdi. Arkasından seçim dönemi başladı. Uzun zaman beraber olamadık. Aslına bakarsanız bugün sizinle daha çok önümüzdeki seçim dönemine ilişkin değerlendirmelerimi paylaşmak üzere buluşmayı planlamıştık. Bu toplantının amacı benim için buydu. Ama bu kürsüde yaptığım onlarca konuşma, bir tek hedefi vardı. O da insanların yüreklerinde hakikate karşı, gerçeğe karşı bir uyanış yaratmak. İnsanların içine düşürüldükleri taraf oyununu kutuplaşma oyununu teşhir etmek ve insanlara sağduyulu, soğukkanlı, insanca bir bakış, duyuş, hissediş kazandırabilmek. Politikanın çok alışılmış belli sözlerini tekrarlamadık biz bu kürsüde. Böyle çok tumturaklı nutuklar söylemedik. “İktidara geliyoruz gümbür gümbür geliyoruz, biz iktidar olacağız” tarzında arkasında nefsane bir adeta şehvet yatan iktidar şehveti yatan ama ruhu bu ülkeye bu millete yabancı sözleri söylemedik. İnsanlarla bir ruh bütünleşmesini insanlarla bir gönül bütünleşmesini amaçladık.

Ülkenin geleceğine ilişkin içinde yaşadığı süreçlere ilişkin kendi gözlemlerimizi kendi duyarlılıklarımızı paylaştık. Bu sözlerin pek çoğu eğer muhatapları tarafından anlaşılmış olsaydı Türkiye yaşadığı pek çok gerilimi yaşamamış olacaktı. Ödediği pek çok bedeli ödememiş olacaktı. Hayatımızı akıl ve sağduyuyla tertip etmemiz gerektiğini. Kendi hayatımıza dair kendi aklımız kendi sağduyumuzla bir müdahalede bulunmamız gerektiğini. “Kendi hayatımızı kendimiz seçebiliriz” dedik, biz bu kürsüde hep. Ama ne yazık ki çoğu zaman sesimiz bizim istediğimiz kadar duyulmadı. Bunun bedelini biz ödemiş olsaydık yine de kolaylıkla unutulabilir ihmal edilebilir bir şeydi. Ama bunun bedelini Türkiye ödedi. Ve ödemeye de devam ediyor. Şu konuşmalar şu kürsüde yaptığım konuşmalar onlarca konuşma bir gün yeniden okunacaktır. Bir gün yeniden dinlenecektir. Ve ne yazık ki ülkenin geride bıraktığı birkaç yılı ve önündeki on yılı anlamak isteyenler neyin nerede yanlış yapıldığını, nerede yanlış yola sapıldığını ülkenin kayıplarına nelerin neden olduğunu anlamak için bu konuşmalara müracaat edecekler. Bu bana onur verecek bir şey değildir. Bu bana mutluluk verecek bir şey değildir. Çünkü bütün bunlar sadece insanımız hak ettiği gibi yaşayabilsin diye ortaya konulan gayretlerdir. Bu gayretlerin bu çabaların, bu anlatmaların, yana yakıla meram anlatma çabalarının arkasında hiçbir zaman bir şey olma, bir murada nail olma davası derdi olmadı. Hep millet huzur içinde olsun, ülkenin çocukları çocukluklarını doyasıya yaşayabilsinler diye buradan yana yakına bir meram anlatma çabası içinde olduk. Ama ülkenin mukadderat gibi yaşadığı bazı şeyler, eğer o ülkenin aydınları, o ülkenin aklıselim insanları o ülkenin sağduyulu insanları tarafından vaktinde iyi anlaşılıyor, öngörülüyor değilse yani öngörülemiyorsa ne yazık ki ülkenin tamamı için acılarla yaşanılan bir kader haline geliyor.

Bugün bunu söylemeyecektim. Benim siyaset hayatımda söylediğim sözlerden unutulmayanlardan bir tanesi Marmara depreminden sonra söylediğim sözdür. “Bu depremin altında sistem kaldı” demiştim. Bu enkazın altında on binlerce insanın cesedi vardı, ama asıl enkazın altında kalan sistemdi. Fakat o sistem hala enkaz halinde yaşatılmaya devam ediyor. Bugün Radikal Gazetesinin başlığını görünce yine o günleri hatırladım. Yine akıldan, beceriden, izandan, insaftan yoksun bir sistemin insanlara ödettiği insanlara canlarıyla ödettiği ağır bedelleri hatırladım. Bu sadece fiziki olarak yaşadığımız afet dolayısıylaydı. Ama ülke her gün binlerce afet yaşıyor. Bu ülkenin çocukları, evlatları her gün binlerce afet yaşıyor. Önce şu gazete manşetini hatırlatayım size, “Marmara Denizi’nde araştırma yapmakta olan Fransız sismik araştırma gemisi Atlanta, Kuzey Anadolu fay hattında bundan sonra meydana gelecek depremin en az 7.6 şiddetinde olacağını belirlemiş” bilimsel bulgularla. Depremden bu yana yedi yıl geçti. Ve o günde biliyorduk ki biz Marmara’da büyük bir deprem daha yaşayacağız ve bu depreme karşı önlem almak zorundayız. Hatırlar mısınız o günlerde bir gazete haberi çıkmıştı. Depremden büyük zarar gören yerleşim yerlerinden birinin bir beldenin belediyesi Bayındırlık Bakanlığından aldığı haritalarda fay hattı olarak imara yasak bölge olarak fay çizgisi olarak gözüken çizgiyi belediye meclisi kararıyla yerini değiştirmeye karar vermişti. Komedi gibi, hakikaten komedi gibi ama güldüğümüz şeyin bedeli binlerce çocuğun canı oldu.

Yedi sene geçti hiç bir şey yok. Hala İstanbul’da fay hattının üstünde TOKİ, yandaş müteahhitlere önce arsa verip sonra üstüne olağan dışı imar hakları koyup sonra onunla kat karşılığı anlaşma yapıp sonra da zaten var olan imar alanları genişletilmediği için var olan darlığın rantını yandaş müteahhitlerle bölüşen bir düzeni yaşatıyor. Bu şimdilik kurnazca yapılmış bir karaborsa ticareti gibi görünüyor ama 7.6 gibi bir gerçekle karşılaştığımızda bunun bir can ticareti olduğunu, bunun bir hayat ticareti olduğunu bunun ne kadar vahşi ve iğrenç bir ticaret olduğunu hep beraber gözeceğiz. Sekiz sene İstanbul’da iktidarda kalmış bir zihniyet, üç sene belediye başkanlığı yapmış bir şahıs üstüne tek senelik başbakanlığın arkasından hala İstanbul’a dönüp İstanbul’da çok güzel işler yaptık. “Dört yüz bin veya dört milyon ağaç diktikten” ibaret sözler söylüyor. Bunu niye anlatıyorum şunun için anlatıyorum; ülke fay hatlarının üstünde diyorum, ülke fay hatlarının üstünde yaşıyor.
Ben meramımı nasıl anlatabilirim.

Nerede bir alarm düğmesi varsa gösterin bana da onlara basıyım. Ne yapmam gerekiyor daha ülkeye, milletime karşı karşıya bulunduğu felaketlerin ciddiyetini anlatabilmek için ne yapmam gerekiyor. Ülke bir ekonomik fay hattı üstünde yaşıyor diyorum. Ülke bir sosyal fay hattı üzerinde yaşıyor. Kültürel fay hattı üstünde yaşıyor. Türkiye sadece yerin sarsılmasıyla değil, ekonominin sarsılmasıyla, sosyal hayatın yani etnik çatışmalar, mezhep çatışmaları, kültürel çatışmalar, gettoların çatışmaları, şehir çevresiyle şehir merkezlerinin çatışmaları, kırsalla kentin çatışması, doğu ile batının çatışması gibi çok büyük tehditlerle ve tehlikelerle yüz yüze yaşıyor. Bunu arkamızı dönerek nereye kadar gidebileceğiz? Bir gece yarısı bildirisi oluyor kıyamet kopuyor. Günlerce yazılıyor çiziliyor bütün toplum bunu tartışıyoruz. Boş verilecek bir mesele değil. Önemsiz değersiz bir meselede değil. Ama bu ülkede asıl bildiriler hayatın içinden geliyor. Taş gibi manifestolar hayatın içinden geliyor. Biz sağır gibi, bir kör, bir dilsiz gibi olup biteni seyrediyoruz. Geçen hafta Kayseri’de Nizip’ten Kayseri’ye göçmüş bir ailenin beş çocuğu hayatını yitirdi. Beş yaşında, altı yaşında, yedi yaşında, sekiz yaşında, dokuz yaşında çocuklar, çocuklar derken biraz canlandırın lütfen isimlerini bir anda söylemek istiyorum. Belki aranızda birilerinizin çocuklarıyla aynı isimleri taşıyorlardır. Birinin adı Turgay 8 yaşında, diğerinin adı Muharrem 6 yaşında, diğerinin adı Veysel 7 yaşında, Serengül 5 yaşında, Didem 9 yaşında, Ali 6 yaşında. Pazardan arta kalıp çöp kamyonu alsın diye bir kenara birikmiş, kokuşmak üzere olan sebzeler arasından yenilebilecek bir şeyler ayıklamak için orada bulunan beş çocuğun hayatı ehliyetsiz bir sürücünün onlara çarpması sonucu sona erdi. Beş tane çocuk. Bildiri mi istiyorsunuz? Ne istiyorsunuz? Uyanmak için ne istiyorsunuz? Daha ne olmalı bu memlekette?

İzmir’de bir binanın çökeceği önceden tespit ediliyor, bina boşaltılıyor. Ama yanı başındaki gecekonduya hiç kimse bir şey söylemiyor. Bina gecekondunun üstüne çöküyor, Cemre ve Ceren şu isimlerin güzelliğine bakın yüzlerini hayal edemiyorum. İki tane bebecik hayata veda ediyorlar. Sorumlusu var mı bunun? Var hepimiz. Bu millet “biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar” diye boşuna söylememiş. Siz hala bildiri bekliyorsunuz. Silahlı Kuvvetler bildirisine saatlerini günlerini, sayfalarının her şeyini tahsis eden ülkenin aydınları bu konuda çıt çıkarmıyorlar. Tabii duyarlılık gösteren birkaç sorumlu aydına burada teşekkürlerimi ifade etmek istiyorum. Ama kıyametin kopması gerekiyordu. Eğer birileri laiklik için bir yerlerde toplanıyorsa, o insanlar şimdi bu manzara karşısında, o insanlar, bu insanlar hepimiz insanlık adına on milyon kişi toplanmalıydık.

Millet olmak vasfını yitiriyoruz. Bizi millet yapan değerlerin tartışıldığı, bizi millet yapan değerlerin bizi kamplaştırdığı, bizi birbirine düşürdüğü bir ortama sürüklenmişiz gıkımız çıkmıyor. Dini tartışıyoruz, laikliği tartışıyoruz, devleti tartışıyoruz bu memlekette kim “Elhamdülillah Müslüman’ım” diyorsa bilsin ki, imanını Allah’a borçludur, dinini devlete borçludur. Bunu hiç kimse unutmasın. Bu ülkede kendine “Müslüman’ım” diyen kim varsa, “Elhamdülillah Müslüman’ım” diyen herkes aklını başına alsın hele hele Müslüman’lığını birilerine bedel istermiş gibi takdim edenler, birilerinin birilerine üstünlüğüymüş gibi takdim edenler. Kuran da pek çok yerde ifade edildiği gibi Müslümanlıklarını sanki bedeli mükafatı dünyada talep edilecek bir fedakarlıkmış gibi algılayanlar bilsinler ki eğer imanları varsa imanları onlara Allah’ın bir lütfüdür, bunun için şükretmelidirler. Bunu için şükrettiklerini de tevazu içinde göstermelidirler, onun da yolu bellidir hayırdır, hasenattır, sadakadır, zekattır onun dışında imamlarından gayri eğer bir din yaşayabiliyorlarsa, Müslüman’ım dedikleri bir din yaşıyorlarsa bunu devletlerine borçludurlar, devletlerine borçludurlar. Ama bu ülkede din ve devlet birbirinin karşıtı iki şeymiş gibi sunuluyor. Devlete de ihanettir, dine de ihanettir. Ülkeye de ihanettir, vatana da ihanettir. Tarih karşısında ki sorumluluğumu tekrar tekrar yerine getirmek adına tekrar tekrar söylüyorum. Bu millete kurulacak en büyük tuzak budur.

Turgay, Muharrem, Veysel, Didem, Ali çürümüş marul yaprakları arasında yiyecek bir şeyler bulmaya çalışırken, bu memlekette birileri örgütlenmiş, fakirin fukaranın hakkı olan zekatı topluyorlar. Zekat toplayıp banka kuruyorlar. Banka kuruyorlar, banka kurmak onlara yetmiyor devlet kudretini istiyorlar. Devleti ele geçirmedikleri zaman hırçınlaşıp iftira, tertip her türlü ahlak dışı, din dışı yola başvuruyorlar. Ve bunun adını ‘din’ koyuyorlar. Günah.

Bu çocukların hakkı birilerinin siyasi kudreti oluyor. Deniz feneri isimli bir derneğe operasyon yapıldı, Almanya’da. Kanal 7 televizyonunun yöneticilerinin zimmetine buradan milyonlarca Avro’nun aktarıldığı hukuk dışı olarak aktarıldığı belgelendi. Memlekette tık çıkmıyor. Sanki bir tek ben mi biliyorum ey millet? Beni televizyondan izleyen insanlara da soruyorum, bir tek ben mi biliyorum? Bu ülkede adına cemaat denen toplulukların sureti Haktan görünüp milletten “zekat diye sadaka diye” topladıkları paralarla faizcilik yaptıklarını bir tek ben mi biliyorum? ‘İslami Holdingler’ adı altında yüksek oranın çok üstünde faiz getirileri sözüm ona kar payı adı altında faiz getirileri yaparak fakir fukaranın üç kuruşunun çalındığını bir tek ben mi biliyorum? Milyarlarca doların medya gücü olduğunu, siyasi sermaye olduğunu bir tek ben mi biliyorum? Çoluğun çocuğun hakkının çalındığını bir tek ben mi biliyorum? Siz bilmiyor musunuz? Bir tek ben mi görüyorum bunları? Fakirin fukaranın hakkını batıran adamlar, onu da nasıl batırdıklarını da söyleyeyim size, önce içinde “müzik haramdır” yazan ilmihaller sattılar. Önce bunu yaptılar. Sonra buradan oluşturdukları paralarla pazarlama ağları kurdular sonra “buradan alırsan sevaptır” duygusunu yaptılar. Tencere tabak da dahil olmak üzere. Sonra bunlardan topladıkları paralarla finans kurumları kurdular. Sonra televizyonlar kurup, televizyonlarında dansöz oynatıp, oynattıkları dansözlerle saatlerce süren yemekli toplantılarda ağızlarının suyunu akıttılar.

Bunların bir tek marifeti var; çaldıklarına fetva buluyorlar. Evet, çaldıklarına fetva buluyorlar, çapkınlıklarına nikâh kıyıyorlar. Bunların bir tek marifeti var. Ve masum insanlarda din hakkında yanlış kanaatler oluşturuyorlar. Sayısız nikâh, kimsenin bilmediği nikâhlar, böyle nikâh mı var? İmam nikâhı denilen şeyin bir ciddiyeti vardır, bir aleniyeti vardır ve medeni nikâh dediğimiz nikâhtan da özü itibariyle hiçbir farkı yoktur. Bir aleniyet gerektirir. Ve eşin rızası olmadan da bir şey yapılamaz ama bir imam nikâhı efsanesi yarattılar ki kendi nefsaniyetleri için dini istedikleri kılıfa döktüler.

Daha bitmedi! Kanun bunların peşine düşmek istedi, kanunu değiştirdiler. Şimdi ne yapıyorlar? Çalınan malları bölüşüyorlar, “televizyon benim, şu senin, o benim, bu senin” böyle olmuyor mu?
Size sormuyorum, beni televizyonları başında izleyen insanlara soruyorum, bütün Türkiye’ye soruyorum. “Bu böyle olmuyor” diyen bir Allah’ın kulu var mı bu ülkede? “Bu böyle olmuyor, bu yalandır, bu hakikat dışıdır” diyen bir Allah’ın kulu var mı? Yok, bu ülkede herkes biliyor bu böyle ama kimsenin sesi çıkmıyor. Niye? Niye kimsenin sesi çıkmıyor? Şimdi millete soruyorum haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. Bana diyorlar ki; “Bu adamlar dindar adamlardı, bu adamlar iman etmiş adamlardı niye mani oldunuz köşke çıkmalarına?” bunu söyleyenler hadi diyelim ki hüsnü zanda bulunuyorlar yani uzaktan bakıp iyi niyet beyan ediyorlar. Ben kendi şahadetimle karar veriyorum, kendi şahitliğimle bir tek cümle söyledim tekrar ediyorum; Bu adamlara beytülmal emanet edilemez. Tüyü bitmedik yetimin hakkından sorumlu isem eğer edilemez. Bu sorumluluğu ben üstleneceğim, siz iktidara ortak olacaksınız, zekât toplayıp faizcilik yapmak üzere bankacılık yapacaksınız, banka kudretiniz yetmeyecek devlet isteyeceksiniz. Ben sizin bütün günahınızı, vebalini çekeceğim, siz mümin olacaksınız, dindar olacaksınız, mücahit olacaksınız, müteahhit olacaksınız, her şey olacaksınız ama hem dünyada hem ahirette bunun hesabını ben vereceğim, öyle mi?

Var mı karşıma çıkıp bütün bunları açık yüreklilikle konuşabilecek bir baba yiğit, var mı? Bu açık bir meydan okumadır, var mı televizyona çıkıp bu sözlerimin aksine söz söyleyebilecek bir tane baba yiğit? Benden bunun belgelerini isteyebilecek bir tane adam var mı? Adam istiyorum bir tane? Yok, ama ne oluyor bu millette? Hırsızlık ne zamandan beri mubah sayılır oldu? Yetim malı çalmak ne zamandan beri dinin fetva verdiği, caiz gördüğü bir şey haline geldi? Ne zamandan beri bu çocukların hakkını, hukukunu alıp, bu çocukların hakkı olan paraları şebeke haline gelmiş organizasyonlarla “zekât diye, sadaka” diye toplayıp ondan sonra faizcilik yapmak, ne zamandan beri dinin fetva verdiği bir şey haline geldi?

Arkadaşlar kusura bakmayın içim kaldırmıyor artık, milletin de bu suskunluğunu içim kaldırmıyor. Ben milletime şunu söyleyeceğim; “Haksızlık karşısında susan dilsiz, şeytandır”. Şimdi gazetecilerden duyuyorum, CHP Genel Başkanı, AKP yöneticilerinin Anayasa değişiklik paketinden Cumhurbaşkanını halkın seçmesine ilişkin değişikliğin çıkarılması konusunda teklifte bulunmuşlar. Eğer bu doğruysa millete gösterilecek hiçbir delil kalmamıştır. Eğer buna rağmen de bu millet, bu partiye oy verecekse yaşayacağı her şeyi mukadderat olarak yaşamayı kendisi seçmiş, kabul etmiş demektir. Hiç kimseye, halk da dâhil olmak üzere goy goyculuk yapmak ihtiyacı içinde değilim. Hatta çok açık bir şey söyleyeceğim, bu ülkenin masum çocuklarının hayatına mal olmasa, kimisi okulsuzlukla, kimisi oyuncaksızlıkla, kimisi ilaçsızlıkla, kimisi şiddetle, dayakla, kimisi yok sayılmakla bedelini, kimisi hayatıyla bedelini ödemiyor olsa bu ülkede siyaset yapmayı dahi istemem. Sadece bu ülkenin çocukları için siyaset yapıyorum. Çünkü kendimi bu ülkenin erişkinlerinden, yetişkinlerinden mesul hissetmiyorum. Herkesin en az benim kadar aklı, en az benim kadar izanı, en az benim kadar vicdanı vardır diye kabul ediyorum. Ben ne kadar sorumluysam, bu ülkede yaşayan herkes de benim kadar sorumludur diye düşünüyorum. Mesele seçme meselesidir, neyi seçeceğinize bağlıdır. Ben bu sorumluluk bilinci içinde bu ülkenin çocuklarının uğradıkları zulme seyirci kalmamayı seçtiğim için siyasetteyim. Millet de seçimini buna göre yapmalıdır. İster öyle yapar, ister böyle yapar ama hiç kimse kendisi dahi inanmadığı fetvalara bakarak, kendisinin dahi inanmadığı gerekçelere bakarak kendi duruşunu, kendi tutumunu meşrulaştırmaya filan kalkmasın. Yapamaz, herkes kendi kendisiyle yüzleşmeye mecburdur. Herkes oy veren, sandığa giden herkes, siyaset yapan, yapmayan herkes kendi kendisiyle, kendi vicdanıyla yüzleşmeye mecburdur. Hiç bunun başka bir yolu yoktur. Bu ülkeyi içine sürüklendiği kutuplaşma oyunundan çıkartmak kudreti ve bir felakete sürüklenmekte millet olmak vasfını, devlet olmak vasfını yitirmekte olan bu ülkede, ülkenin bir felakete sürüklenmesinin önüne geçmek iradesi şimdi milletin elindedir. Millet oy verirken cepheye sürülen çocuklarını düşünmelidir. Millet oy verirken çöp yığınından marul ayıklamak için karşıdan karşıya geçerken hayatını kaybeden bu 5 çocuğu düşünmelidir. Millet üstüne apartman yıkılan gecekonduda hayatını kaybeden çocukları düşünmelidir, açık bırakılan rögar kapaklarında hayatını, kanalizasyonda hayatını yitiren çocukları düşünmelidir. Aynı müteahhide davet usulüyle yeniden trilyonlarca liralık ihale veren bu hükümeti yeniden seçen insanlar bütün bu vebalin ortağıdırlar. Ve eğer bir bildiri yayınlanacaksa millette duygudaşlık kurmalıdır. Ben de yadırgıyorum 5 yaşındaki çocukların ne dinimizde, ne göreneğimizde örneği görülmedik biçimde örtülere büründürülüp, kameraların önüne çıkarılmasını. Kimsenin Hz. Peygamber’den daha fazla Müslümanlık taslamaya hakkı da yoktur, haddi de değildir. Bu ne bu? Hz. Peygamber kendi çocuklarına bunu yapmıyordu, kendi kızlarına bunu yapmıyordu. Herhalde birilerinin hakkı da, haddi de olamaz Hz. Peygamberin kendi çocuklarına yapmadığını yapmak, bundan daha fazla bir Müslümanlık iddiasında bulunmak. Onları böyle kameraların önüne çıkartmak, bunu bende yadırgıyorum. Ama asıl söyleyeceğim bu değil, bu ihmal edilebilir bir şey olabilir. Asıl bildiriyi siz Kayseri’de 5 çocuk hayatını kaybettikten sonra ortaya koyacaktınız. Onu koyduğunuz zaman milletin hissiyatının bir manifesto olduğunu hep beraber görecektik. Yani burada kastettiğim şey askerler değil, kimse buradan “Mumcu kürsüden askerlere yeni bir bildiri önerdi” filan diye çıkartmasın. Herkes oturduğu yerde otursun diyorum, net. Ama saatlerinizi doğru yere ayarlayın, duygularınızı doğru yere ayarlayın, milletin din duygularının, milleti millet yapan şey olduğunu unutmayın. Milletin din duyguları üzerine saldırmayın. Milletin din duygularına saldırmanın bedeli; millet olmak karakterini kaybetmektir. O zaman bağımsızlığınızı kaybedersiniz, o zaman bu ülkeyi birleştiren çimentodan olursunuz, akıllı olun. O zaman silah zoruyla da bu ülkeyi bir arada tutamazsınız, bu ülkeyi bir arada tutan çimentonun ne olduğunu bilin. Öbür taraftan kendince din saydığı şeylerle devlet kudretini ele geçirmeye çalışanlara söylüyorum; bunun din olmadığını biz biliyoruz. Hiç kimse durduk yerde, oturduğu yerden Kabakçı Mustafa hezeyanlarına filan kapılmasın. Kimse de Osmanlıya oyun oynamasın, Osmanlı oyunu affetmez. Bir daha söylüyorum; elinize üç kuruş para geçti, üç tane gazeteniz oldu, iki tane televizyonunuz oldu diye bu ülkede devlet kudretini kendi keyfinize göre ele geçirme sevdasından vazgeçin. Vazgeçin, Osmanlı oyunu affetmez. Bu hesapları yapanlar çok oldu, birileri diyorlar ki bizim şimdi dışarıda da ortaklarımız var, dışarıda da desteğimiz var
Tarih boyunca Türkiye’nin hainlerinin tamamının dışarıda ortakları olmuştur, dışarıdan destekleri olmuştur. Ama hiçbiri de muvaffak olamamıştır, olamayacaksınız. Milletin ekseriyetini, duygularını sömürerek, inançlarını sömürerek, korkutarak, yıldırarak bir yere sürükleseniz dahi bu memleketin aslan gibi evlatları var. Bu vatana can vermeye bin kere hazır, daha dünden hazır bu vatanın aslan gibi evlatları var, bu heveslerinizi kursağınıza tıkayacaktır. Onun için aklınızı başınıza toplayın benden söylemesi. Şimdi Erkan Mumcu bu lafları kime söyledi?” Kime söylediğimi bir daha söyleyeyim isterseniz? "Üç tane süslü nutuk attık şu kadar oy aldık" diyip de “devlet kudretini elimize geçiririz, biz bu ülkeyi istediğimiz mecraya sürükleriz” diyenlere söyledim. Fakirin, fukaranın hakkı olan zekâtını, sadakasını cer imamı gibi toplayıp, onunla bankalar kurup ondan sonra devleti ele geçirme sevdasına düşenlere söyledim. Odalarda, borsalarda, oralarda, buralarda çöreklenip, iktidarla iyi geçinip, öbür taraftan başka imar tezgâhlarıyla elinde 3–5 yüz milyon dolar, 3–5 milyar dolar biriktirdim diye kendince ülkeye siyaset tasarlamaya çalışanlara söyledim. Osmanlıya oyun oynamayın, Osmanlı adamı affetmez. Benden söylemesi, ucuz kurnazlıklarla devlet idare edilmez, ucuz kurnazlıklarla devlet ele geçirilmez daha söylenecek bir laf daha var amma o da bu kürsüde söylenmez.

Dediğim gibi bugün duygularımı paylaşıyorum, şimdi size bir daha ne zaman bu kürsüde buluşuruz bilmiyorum, bilmediğimi söyledim buluşmayız demedim. Şimdi benim çok sevdiğim bir Rus şairi vardır; Mihail Yuryevich Lermontov. Şimdi birileri hemen buradan muhafazakâr seçmenin aklını karıştıracak laflar çıkarırlar. Çıkarsınlar, hikmetli bir adamdır, hikmetli bir adam. 27 yaşında bir düelloda hayatını kaybetmiştir. Puşkin’in Çar tarafından cezalandırılıp ve kahpece bir oyunla hayatına son verilmesinden sonra yazdığı protestoyla sürgüne gönderilmiş 20 ila 27 yaşını Kafkasya’da geçirmiş. Kafkasya’da Türk toplulukları arasında yaşamış dünyanın en büyük şairlerinden bir tanesidir. Onur timsali bir adamdır, insan olmak onurunu hakikaten herkese hissettiren bir adamdır. Bir tanecik şiir kitabı vardır, Ataol Behramoğlu şiirlerini Türkçeye çevirmiştir. Sanki çevirmemiş yeniden yazmıştır, olağanüstü başarılı bir çeviridir. Ataol Behramoğlu’na da buradan hakikaten Türkçem adına minnetlerimi sunuyorum, şükranlarımı sunuyorum. Bu şiiri sizinle okumak istiyorum, çünkü ben bu şiirin duygusuyla yaşıyorum. Bu şiirin duygusunu hep içimde taşıyorum, belki kendi meramımı anlatamıyorum, sanıldığı kadar söylendiği kadar kendini iyi ifade edebilen bir adam değilim.

Keşke şu şiirdeki gibi kendimi ifade edebilseydim de bu kürsülerde veya televizyonlarda, meydanlarda saatlerce konuşmasaydım. Keşke hayatım boyunca şöyle benden sonra da kalacak ve milletime de ışık olacak birkaç eserim olsaydı da ne bu kürsülerde konuşsaydım ne meydanlarda bağırsaydım. Ama Allah’ın bana nasip ettiği de bu kadar, ben de Allah’ın nasip ettiği kadarıyla şükrederek yaşıyorum ama bunu sizinle paylaşmak istiyorum. Bu kürsüden böyle ineceğim. Çarlık dönemi Rusya’sında sansür koşullarında yazıldığı için kendi ülkesinin şartlarını anlatmak için yazmıştır Lermontov ama şiirin adını “Bir Türk’ün yakınmaları” koymuştur. “Bir Türk’ün yakınmaları, yabancı bir dosta mektup”

Güneşin yakıcı ışınları altındaki o yabanıl ülkeyi bilir misin?
Koruların ve solgun çayırların çiçeklendiği?
Kurnazlığın ve kaygısızlığın kötülükle birleştiği,
Korkuyla kıvrandığı insan yüreklerinin?
Ve o ülke ki bazen
Akıllar soğuk ve serttir taş gibi
Fakat zamansız bir tasayla ezilir güçleri
Dingin alevi iyiliğin söner erkenden.
Daha başlangıçta yüktür orada yaşam
Ve azarlanış gelir ardından sevinçlerin
Tutsaktır ve zincir altında inler orada insan
Dostum! İşte o ülke yurdumdur benim!
Ah, anlıyorsan eğer beni
Açık konuşmadığım için kınama
Varsın yalan gizlesin gerçeği
Ne yapalım?
Hepimiz insanız ne de olsa!

Bu duyguyla yaşadım ve bu duyguyla savaşıyorum. Ama çocuklarım bu duyguyu yaşamasınlar diye savaşıyorum. Bu ülkenin çocukları bu duyguyu yaşamasınlar diye savaşıyorum. Az gelişmiş bir ülkenin vatandaşı olmak güvensizliğinin damgası ruhlarımızda sırıtmasın diye savaşıyorum. Hep beraber bunun için savaşalım istiyorum. Ama bu ülkenin geri kalmışlığından, yoksulluğundan, cahilliğinden, tutsaklığından beslenenler ne yazık ki on milyonlarca insanın hayatını karartmaya devam ediyorlar. Onlar bunu yaptıkça biz savaşmaya devam edeceğiz. Kürsülerde savaşacağız, sokaklarda savaşacağız, meydanlarda savaşacağız, gerekirse dağlarda savaşacağız. Nerede savaşmamız gerekiyorsa orada savaşacağız. Sadece ve sadece Mustafa Kemal Atatürk’ün milletine layık gördüğü iki şeyi milletimizin Orta Asya’dan bugüne kadar bir kızıl elma gibi bir ülkü gibi bugüne kadar getirdiği ve kalbinde yaşattığı iki ülkü için: Tam bağımsız Türkiye, istiklal içinde özgür bir Türkiye ve özgür bir millet. Bunun için savaşacağız hayatımız bu savaşla geçecek ve bu savaş mutlaka ve mutlaka kazanılacak. Hepinize sevgiler, saygılar sunuyorum."

Erkan MUMCU
.

...
Kim duyar, kim dinler, kim anlar bilinmez bir çığlık bu.
Evet, daha ne olmalı bu memlekette? İki kutuplu toplum mühendisliği uyarınca "laik histeri" karşısında "tiyatral demokrasi" safında yer arayanlar, 'safımızı belli edelim' diyen safçılar, alın size saf!
.
Yok yok, aslında bu konuşmalardan üzerine alınan, "benden, bizden bahsediyor bu" diyen herkes için bir saf daha var:
.
Erkan Mumcu karşıtlığı.
.
Dizilin bakalım!
..

Bu kadar da çabuk mu?


Daha dün yayına başladı bu blog. Niçin ve hangi amaçla açıldığını söyleyecektik oysa. Sayın Erkan Mumcu'nun kimilerine göre süreç içinde (özellikle cumhurbaşkanlığı seçimi ve sağda bütünleşme) ortaya çıkan 'acemiliği, toyluğu, hamlığı, stratejisizliği' (!) iddiasının doğru olup olmaması bir yana ama biz onun üzerinde dönen değersizleştirme ve tasfiye operasyonunun, operasyonu yapmak isteyenler nezdindeki gerekçelerini, ip uçlarını Sayın Erkan Mumcu'nun duruş ve söylemlerinden yola çıkarak ortaya koymaya çalışacaktık ki...
.
Sayın Erkan Mumcu seçimlerden çekildiklerini açıkladı. Sevenleri ne yapıyor, ne düşünüyor bilemiyoruz ama sevmeyenlerinin keyiften dört köşe biçimde "kaşık havası" oynadığı açıkça görülüyor. İnşa edilmiş zihinlere bu gelişmeyle birlikte bir köşe taşı daha konulmuş oldu: "İşte, seçime bile giremedi. Halktan korktu, kaçtı."

Bütün mecra, medya ve forumlarda bu yeni durum tartışılıyor. İktidarı, cumhurbaşkanlığı seçimini iyi yönetmemekle, hatta eline yüzüne bulaştırmakla ve dahi duvara toslamakla haklı olarak suçlayan Sayın Erkan Mumcu'nun sağda (ki bu işin Susurluk şaibelisi M. Ağar'la yapılıyor olması ne kadar sağlıklıydı elbette tartışılır) birleşme, bütünleşme, ittifak sürecini iyi yönetemediği ve eline yüzüne, gözüne bulaştırdığı iddia ediliyor. "İlahi adalet"ten satılmışlığa, solun kuyruğuna takılmaktan derin güçlerin oyuncağı olmaya kadar bir sürü yafta ortalıkta geziniyor...
.
Ortaya çıkan sonuç da bu görüntüyü ve böyle bakmak (görmek değil, bakmak) isteyen gözleri yeniden, yeniden, yeniden kutsuyor.

"Aslında ne oldu?" sorusunun cevabını kim, ne zaman verir, bilemiyoruz.

Hiç kuşkusuz, 18 Nisan 1999'da rahmetli Ecevit'i % 22,17 ile getiren, çok değil üç yıl sonrasında da % 1,22 ile tarihe gömen denge Sayın Mumcu için de elbette bir güzellik düşünmüştür.

Belki yukarıdaki rahmetli Ecevit örneğinden hareketle bu konuya ayrıca ve geniş bir şekilde başka bir sayfada değinilir.

Sayın Erkan Mumcu ve partisi bitmiş midir? Bunu elbette zaman gösterecek. Ya da Sayın Erkan Mumcu ve ekibi ve tabanı bu zihin inşaa sürecine, mamüpilasyon ve dezenformasyon fırtınasına teslim olup pes mi edecektir? Bunu da zaman gösterecek. Belki, ekibi ve tabanı "biz kumarhanede burnuna yumruk yiyen ve yüce divanda yargılanan bir genel başkanı (ki bağımsız olarak seçileceği neredeyse kesin bir durumken ve Sayın Erkan Mumcu malum süreç sonucu seçimlerden çekilmiş ve yeni mecliste olmayacakken) tekrar istiyoruz" der de Sayın Erkan Mumcu bu razı oluşa rıza göstermek durumunda kalır.
.
Oysa bu manipülasyon ve dezenformasyon fırtınasından gözünü açıp da kimse şu soruyu sormuyor. Ancak biz, cevabını alsak da almasak da bir hakkın sahibine teslimi için tekrar soralım:

Aslında ne oldu?

Kimin eli kimin cebinde ve kimin suyu, kimin dümenindeydi?
.
Biz, her şeye rağmen, seçime giremese de, TBMM'de bulanamasa da, tabanda kısmen de olsa bir burukluk moral bozukluğu yaşansa da Sayın Erkan Mumcu'nun mücadeleyi (tabanın ve teşkilatın yeni dönemde meclise girmesi muhtemel ancak kumarhanelerde burnuna yumruk yemiş, Yüce Divan sanığı ve zaman aşımından paça yırtıcısı "Mesut Yılmaz'ı isteruk" talebine rağmen) bırakmayacağını, ümit ve zan ediyoruz.
.
Tahmin etmiyoruz ancak ola ki teşkilat, bu Yüce Divan sanığını çok ama çok isterse yapacak bir şey yok. O zaman da bize şunu demek düşer: Çekiver kuyruğunu gitsin!
.

Bir Değersizleştirme ve Tasfiye Operasyonu: Erkan Mumcu

.
Nedenler çok ama şöylece bir ikisini sıralayalım:

TASFİYE NEDENİ 1:

"Tekrar ediyorum. Bakın bir iktidar gücünün karşısında üzerime büyük husumetler çekecek sözler söylüyorum. İktidar gücünden kastettiğim de sadece hükümet değil. Gücü hükümetle paylaşan herkes. İmtiyazlı olma pozisyonunu hükümetle paylaşan herkes.

Net bir şekilde söylüyorum. Bu düzenin, bu imtiyazlılar düzenin kaybedenleri, aşağı yukarı %75-80’lik geniş halk kesimi, Türkiye’nin üretenleri, Türkiye’nin yoksul insanları, Türkiye’nin kimsesizleri sonunda bu düzene itiraz edeceklerdir..."
-Erkan Mumcu-
.
Konuşmanın tamamı için:
.
.
.
TASFİYE NEDENİ 2:
.
"...Şimdi TÜSİAD Başkanı (Ömer Sabancı) ve TİSK Başkanının anlaması gereken bir şey daha var: İşte o ambargo (1974 Kıbrıs harekatı nedeniyle ABD tarafından Türkiye'ye uygulanan ambargo) var ya o ambargo bugünkü TÜSİAD sermayesinin önemli bir kısmını oluşturan şeydir. İşte o ambargo yüzünden “bir daha ambargoya maruz kalmamak için ve bir daha ambargoya maruz kalırsak uçaklarımızın lastiğini nereden alacağız?” diye düşünmeyelim diye Türkiye hazinenin kapıların, kasalarını açmış lastik fabrikası yapanlara kur güvencesi vs. gibi Türkiye’nin ne kadar ihtiyacı varsa onları vermiştir. TÜSİAD’ın çok sevgili başkanı Ömer Sabancı bu hikayeyi iyi bilir. 16 liradan kur garantisiyle fabrika sahibi olup bugün dönüp gelip Kıbrıs yüzünden, (Kıbrıs üzerinden) Kıbrıs dolayımıyla kazanılmış servetleri müdafaa ederken “Verelim Kıbrıs’ı” deyivermek herkesin harcı değildir. Herkes haddini bilmelidir.

Muhalefet milli çıkarlara zarar veriyormuş! Bu sözün hesabını adamdan sorarlar. Ben sizin bildiğiniz gibi muhalefetlerden değilim, onu bilin..."
-Erkan Mumcu-
.
.

.
Şimdi, Sn Erkan Mumcu için herkes manipülasyon ve dezenformasyon ve zihin inşaası nevinden ya da onun ürünü / sonucu türevinden bir şeyler söylüyor: "Onu sattı, bunu arkadan vurdu, şunun oyuyla geldi, bunu seçtirmedi, falanın arkasına takıldı, peşinden gitti, filanın oyununa alet oldu..." Bu, hem inşa edilmiş zihinler ve sürü psikolojisi marifetiyle yönlendirilmiş beyinler hem konjonktür hem strüktür hem de tekstür açısından doğru gibi görünse de asıl doğru, bu sözde doğruyu kurgulayanın durduğu yerin yanlışlığında gizlidir.
.
Sn Erkan Mumcu'nun 'kim ve ne olduğu' "bir kısım medya manipülasyonu" ve "yandaş medya dezenformasyonu"nda değil, söylemlerinin (ve belki de söyleyemediklerinin) tamamında aranmalıdır. Sn Erkan Mumcu'nun kimi yerde (kongre) döktüğü gözyaşı, bu milletin, farkında olmasa da doğrularının üzerine yapışmış (esasen güç odaklarınca da yapıştırılmış) pembe, kırmızı manipülasyon ve dezenformasyon boyasının (foyasının) ortaya çıkmasını da bizce sağlamıştır. .
.
Gören göz değil, gönül gözü olduktan sonra, ki asıl sorun ve esas yaşanan da bu ya, ne denilse boştur.
.
Evet, tarih bunları yazacaktır ama tarihin yazıldığı zaman ve mekanda da başka zihinler çoktan inşa edilmiş olacak, o dönemin hakikatleri de, tıpkı bugün olduğu gibi yine tarihin engin algısına bırakılacaktır ama asla halkın değil. Halk (kitle değil kütle) psikolojisi, ister şekillenen ister şekillenmeyen yönüyle ele alınsın, bir Namık Kemal şiirinde "kimi görsek etekleriz..." şeklinde çok iyi tasvir edilir ama burası bile onun yeri değil. Geçtik!
.