Bu ‘kıyamet’i tek şey durdurabilir: İçinde ormanı gizleyen tohum!

.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
SUSUZLUK, YAĞMURSUZLUK, AĞAÇSIZLIK, ORMANSIZLIK BİRAZ DA CÜZİ İRADEYİ VE KÜLLİ İDAREYİ HEPTEN UNUTUP KADER ZANNIYLA YANILGISINI YAŞADIĞIMIZ AHVALİMİZ ÜZERİNE…
.
Efsane’ midir, değil midir, bilmiyorum. İlkokul sıralarından kalma bir bilgi kırıntısının bize ‘Hayat Bilgisi’ dersinde şunları söylediğini hatırlıyorum: “Bu ülke, bir baştan bir uca ormanlarla kaplıydı. Hatta (aynen ifade) Hakkâri’deki sincap Edirne’ye kadar ağacın tepesinden inmeden gidebilirdi. Ancak zamanla ormanlar yok edildi…”
.
Ormanları yok eden sebepler sayıldığında önem/etki sırasına göre ortalarda bile olsa keçilere de yer verildiğini görürdük kitaplarda. “Vay inatçı keçiler, hain keçiler, orman düşmanı keçiler” diye geçirmek çocuk aklının yapacağı ilk şeydi. Belki de “günah keçisi” deyimi, bizim çocuk aklımızla ormanlarının yok edilmesinin sorumluluğunu o “kemirgen keçilere” yüklememizden neşet etmişti. Kim bilir?
.
Ancak yıllar yıllar sonra, o keçilerin aslında -fıtratı gereği- masum olduğu ve fakat kainatta fıtratının tam da ters istikametinde giden ilk, tek, yegane, biricik varlığın “insan” olduğunu öğrenip idrak ettiğimde keçilere ne kadar -büyük bir- özür borcum olduğunu da anlamıştım.
.
Demek ki Yaratan ekolojik zinciri “başkasına muhtaçlık” gereği varlıkları birbirlerine râm ederek var kılmasına rağmen bu zincirin bir halkası olan keçiler, alt katman zincirindeki ağaçları yemek, kemirmek suretiyle bitir-e-miyordu. Yine yıllar sonra öğrendik ki, ağaçlandırılan alanlardaki fidancıkları irade ve idaresindeki sürüye istila ettirmek suretiyle yok edenler iki ayaklılardı, keçiler değil.
.
Diyelim ki bu “baştan uca ormandı” bir efsane, bir yalan ya da bir avunma, bir özür, bir itiraftı. Her neyse işte? Peki bu bir baştan bir uca ormandan bir tek dal, bir tek çöp, bir tek yaprak da mı kalmadı bu mirastan Anadolu’nun yoz ve boz kırlarına?
.
Diyelim ki bu bir baştan bir uca olan ormanı (efsanesini) tevarüs edenler, mirasa sahip çıkmayıp emanete riayet etmediler. Olabilir, peki onlardan bu bozkırları, bu çölleri (artık bozkır değil Anadolu, çöl) tevarüs edenler niye bir tek dal olsun yeşertmediler?
.
Diyelim ki Allah bu topraklara ‘cimri’ (!) davrandı. Bir güzel mazeret beyanı (!) olarak “bu toprakları işte böyle bozkır var etti.
.
Diyelim ki aynı cimriliği (!) Jerussalem’e de yaptı. Hatta orayı bozkır değil, çöl yaptı. Ama gel gör ki, Jerussalem ve (Sina Çölü'nün de komşusu olan) ilgili diyar çöl olmaklığı bırakıp bir İrem oldu. Acaba Jerussalem ahalisinin çöle çıkarak ettiği "halden uzak sözde kalmış yağmur duası"yla mı?
.
Diyelim ki orada siyasi irade, devlet politikası, halk dayanışması, şusu busu vardı. Onlar da bunu -yalnızca çalıştıkları için- bihakkın başardı. .

Diyelim ki bu topraklarda onların hiçbiri yok. Siyasi irade de yok, buna yönelik bir devlet politikası da, toplumu harekete geçirecek bir mefkure de…
.
Diyelim ki yok yok, yok… Evet bunların hiçbiri gerçekten yok. Ancak “mumla arasak” bulunmaz bir Allah kulu da mı yok bu ülkede! Çünkü 75 milyon nüfus çarpı yılda bir ağaç (yani tohum, yani fidan, yani ağaca dönüşecek bir adet çaba...) 75 milyon, çarpı iki 145 milyon, çarpı üç 225 milyon eder...
.
Örneğin herhangi bir şehirden (yönden) Konya’ya gitmek istersin de, o uçsuz bucaksız, bitmez tükenmez gibi gelen Konya bozkırını (çölü) geçmek zorunda kalırsın. Her seferinde görmekten bizar eden, ruhu acıtan bir elem verir bu bozkır insana. Bırakınız ağacı, yeşillik namına bir çalı bile yoktur. Ama kasabaları, köyleri görürsün o uzun bozkır içinde; bozkırdan daha boz, damları toprak evleri...
.
Köy olduğuna, ev olduğuna, dam olduğuna göre hayat var, hayat olduğuna göre -az veya çok- su var diye düşünürsün. Su vardır ama ağaç yoktur. Mahcup minareli camileri de vardır bu köylerin. Mahcuptur, çünkü Anadolu da minare; söğüt ve kavak ağaçlarının arasından sivrilerek gösterir kendini. Minareler çıplaklığından mahçuptur zahir. Su var, ağaç yok; minare var, ağaç yok; abdest suyu var, abdest suyunun akacağı ağaç dibi yok; insan var, gölgesi var, gölgeliği yok…
.
Bu yoklar üzerine kurulu bir hayat, yokluğu artık geçmiş varlığı tehdit eder duruma gelmiştir. İşte nüfusun neredeyse üçte birinin yığıldığı büyük köykentler. Köyünden şehre, şehrinden daha büyük şehre çıkıp gelen yığınlara “haydi geri gidiyorsunuz, köye dönüş projesi yaptık” da diyemezsiniz. Çünkü mahcup minareli kasabalarda da su yoktur, ekmek yoktur, verim yoktur, tarım yoktur, hayvan yoktur, cılık hiç yoktur. Ve o zamanlar 3-5 metreden çıkan taban suyu, şimdilerde yüzlerce metrenin altına çoktan inmiştir oralarda.
.
Var olanlar da ya yanıyor, yakılıyor, yağmalanıyor ya steril hayatlara golf sahası, yazlık veya imtiyazlı otel; olmadı alternatif yaşam modelinin korunaklı sitesi ya da gecenkondu tarlası oluyor; hiçbir şey olmazsa bile bu yağmaya 2B oluyor... Diğer var olanlar da zeytinlikleri, fidanlıkları, bağları, bahçeleri sökerek, bozarak kat karşılığı arsa hayali kuruyorlar kendince haklı olarak. Varını yok edip, yokunu var etmek için. İstiyor ki onu yok edip karşılığında bir (var) ev alsın, bir de otomobil ama zeytinlikten bozma apartmanda sıkıldığında bir gölgelikte piknik yapmayı da istiyor, kendi varını -gölgeliğini-, yokunu var etmek için yok ettiği halde...
.
Piknik demişken... Anadolu şehirlisinin tek hafta sonu eğlencesidir piknik. Deresi çoktan kurumuş bir küçük vadi de üç beş ağaççık vardır yaz sıcağına direnen ya da bir çoban çeşmesi kenarında, kabuğu, dibinde yakılan piknik ateşinden yer yer yanmış yalnızca bir söğüt ağacı... İri gölgesi en az üç kalabalık aileyi barındırır. Ama o da kolunun budunun, budağının bir sonraki gelişte kurumuş şekilde daha kolay yakılabilmesi için kırılmasıyla küçülür de küçülür. Hiç kimse ondan bir sürgün, çelik alıp da toprağa dikmeyi düşünmez ki ağaç olsun, gölge olsun, vaha olsun, küme olsun, koru olsun. Çeşmenin suyu akıyor, piknikçiler bakıyorken...
.
Söğüt ve kavak ağacına mahkum koskoca Anadolu ülkesi. Hoş, keşke Anadolu’nun her yeri bu iki ağaçla dolu olsa ya… Suya mahkum bu ağaçlarla ağaçsızlığa mahkum olmuş Anadolu. Bu çok garip bir çelişki olmalı. Kendisini geometrik artışla çoğaltabilen tohumlu -suya muhtaç olan veya olmayan- orman ağaçları varken susuz bir coğrafyada suya muhtaç ve üstelik tohumsuz ağaçlar…
.
Şimdi denilebilir ki, siyasi içeriği olan ve siyasi bir kişiye ithaf edilen bir blog da bu konunun işi ve ilişiği ne?
.
İşte tam da zurnanın artık susmadığı yer burasıdır. Hani siyasetin varlığını sağlıklı sürdürmesi için oturduğu bir zemin gerekiyor ya, o zemin de “ilkeler, yaslanılan değerler, açıklık, dürüstlük, istikamet…” gibi soyut kavramlarla izah ediliyor ya, artık o zemin soyuttan somuta doğru gerçekten dönmüş durumdadır. Siyasetçinin de, makam ve mevkii sahibinin de yöneticinin de ve yönetilenin de zemini gerçek anlamda yavaş yavaş kaymakta, kaybolmaktadır.
.
Bir karış toprağın kaybedilmesine” rıza gösterilmemesi hem siyasi duruş hem vatanperverlik hem de milli bütünlük itibariyle övgüye değer bir gösterge olarak sunulurken ya da “bir çakıl taşı”nın sınırın beri yanında olması veya olmaması savaş nedeni sayılırken erozyon, çölleşme, yanlış tarım, orman yangını ve yağması, ağaçlandırmama gibi etkenler nedeniyle “Kıbrıs adası büyüklüğünde toprakkaybının (ve dolayısıyla sınırın öte yanına geçişinin) üstelik her yıl artan miktarda yaşanıyor olması gözlerden, gönüllerden ve gündemlerden ne kadar da uzaktır.
.
Yani artık birileri çöl olan toprağıyla, biten tarımı ve hayvancılığıyla açlığa mahkum bir ülkede mi siyaset yapacağına, birilerinin de -ki onlar geniş halk kesimidir- çölleşmiş, aç, fakir, susuz, topraksız bir ülkenin yönetileni mi olmak istediğine karar verme zamanı çoktan gelmiştir. "Türkiye çöl olmasın" ilanlarının "tatlı su çevreciliği" olmadığı bir uzak tehlike olmaktan çıktığı, hayatın (ülkenin, başkentin) tam da merkezine yerleştiği görülmüş; ve dahi yumurtanın ucu kapı eşiğini geçmiştir.
.
Çünkü toprağı, tarımı, suyu kalmamış, çölleşmiş bir ülkede iktidar olmanın da iktidar kalmanın da bir anlamı değeri yoktur. Yaz sıcağında kömür dağıtabiliyor ama su dağıtamıyorsanız, süslü cilalı (!) hiç bir icraatın kıymet-i harbiyesi aranmaz. Issız adada hazine sandığının bir kıymetinin olmaması gibi.
.
Ancak yine de endişeye hiç mahal yoktur, nasıl olsa pıtırak misali çoğalan grossmarketler her türlü ihtiyacımızı -un, ekmek dahil- dışarıdan getirebilirler. Nasıl olsa lojistik süper, dağıtım o biçim, üretime karışmayız ancak tüketim şahane...
.
İşte başkentin yerel iktidar ve riyaset sahibi kişisinin kesintiyi iki günden üç güne, patlama oldu beş güne çıkarmak suretiyle içinde bulunduğu -esasen başkentlinin de bu halden münezzeh olmadığı- durum. Şuan bir çaresizlik içinde ve görünürde buna yönelik köklü bir çözüm yok.
.
Pardon var, haksızlık etmeyelim. Evet, bulunan en pratik çözüm şu:
.
Sivas, Kayseri, Nevşehir, Kırşehir, Kırıkkale’nin ve daha bir sürü yerin şu veya bu şekilde içinden, yanından, yakınından geçerken atık su altyapısı itibariyle bağlı olduğu; tüm şehir, kasaba ve köylerin -afedersiniz- boklu, deterjanlı kanalizasyon suyunun aktığı, bulaştığı Kızılırmak’ı başkentlilere içirmek
.
'94 yerel seçimlerinde yerel iktidarı çoğunlukla alan şimdiki iktidar sahipleri, o dönemde de benzeri şekilde görülen su sıkıntısıyla ilgili olarak bir önceki döneme nazire yaparcasına “ne bombası, ne fişeği, ne uçağı, biz yağmur için sadece dua ederiz, biz geldik bereket de geldi” şeklindeki kerameti kendilerinde bulan sözlerini hatırlıyorlar mı acaba?
.
"Yahu, bozkır da ağaç yok, orman yok, erozyon var, susuzluk var tamam ama Altı (6) tarafı denizlerle iki tarafı ormanlarla, her tarafı da kaçak yapılarla (steril ve lüküs villalar dahil) çevrili bir şehrin su sıkıntısı yaşamasına ne demeli, bu nasıl izah edilir" denilirse diyecek bir şey bulabilir (!) miyiz?
.
Kimseyi (toplumu, toplamı) yaftalamak istemeyiz elbette ancak ömründe bir tek ağaç bile dikmemişken başta su olmak üzere her türlü kaynağı (zaman, emek, ekmek...) zişuur israf edenler yağmur duasına çıkıncahal’den kesik yalnızca ‘kâl’de kalan bu duadan ne umuyorlar da“amin” diyorlar?
.
Din bilginleri daha iyisini, doğrusunu bilir elbette ancak “duaya icabetin şartlarını yerine getirmek” herhalde “dua etmek”ten sebep sonuç ilişkisi içinde daha öncelikli olsa gerektir. Altı tarafın denizle çevrili olsa da, olmasa da...
.
Vatanımda sular akar başıboş;
Herkes birbirini kakar, başıboş.
Bozkırlardan topal bir tren geçer;
Çocuk, merkep, öküz bakar, başıboş.
Yanmaz da yürekler, ateşe atsan!
Bir kibrit bir orman yakar, başıboş.
.
.
Hülasa, bu kıyameti, bu gidişi “halden kesik dua” değil, "içinde ormanı gizleyen tohum" durdurabilir.
.
Tabi, 'her şey için artık çok geç' değilse!
.

2 yorum:

Harun Vefagülmez dedi ki...

Hocam, eline ağzına saglık, iyi güzel yazmışında dün akşam haberlerinde tam bir "öküzlük" (canım öküzlerden özür dilerim) haber vardı. Yahu bu ülkede tatbikat için (yangında orman nasıl yanar tatbikatıymış) orman yakan ve bunu devlet yetkilisi olarak devlet görevş namına yapan adamlar var.

Sen tohumdan bahsediyon. Adam canlı canlı orman yaktı, benzini döke döke, üstelik orman görevlisi bunlar...

Sonra da aynı adamlar duaya giderler, bu gidişi yanlış bulanlara da "zındık" diye çıkışırlar. İ nokta Melih Gökcek'in yaptıgı gibi

Ömer Ceyhan dedi ki...

Allah sevdiği kulunu kendisine yaklaştırmak için bir musibet verirmiş.Ve kul musibet karşısında sabreder, dua eder ve bu sayede Allah'a daha da yakınlaşırmış.

Acaba insan !Acaba insan da bunu düşünerek hareket ediyor olabilir mi ?

İnsan için var olanı yok etmek ; sonra da var olması için Allah'a dua etmenin iki sebebi olabilir.
a-İnsan Allah'a yalvarmak , yakarmak için kendisine dua edecek , ibadet edecek fırsatlar oluşturmaya çalışır.Ve daha sonra ibadetini(duasını)yapar , sevap kazanır ve böylece amacına(Allah'a yaklaşma)ulaşır.
b-Ya da genel kabul görmüş davranış biçimi olan geleceği değil bulunduğu anı ve çıkarını düşünerek hareket etmek.v.s.

Acaba hangisi:))
Korkarım ki b...