“Haddinden fazla şiddet gayedeki hikmeti zayi eder”

.
DP’nin 1950’de % 52 ile gelmesi, 1954’te ise oy oranını rekor düzeyde artırarak % 57 ile tekrar iktidar olması sonrasında yaşadığı kudret şaşkınlığı, % 34’ten % 47’ye sıçratılan mevcut yapıyı umarız bu şaşkınlığa, şişkinliğe (hazımsızlık) itmez. Çünkü iktidar şehveti başka hiçbir şeye benzemez. Muhalifler gözünüzde sinek hükmündedir. Ancak buna rağmen muktedirin midesini tahammül edilemez şekilde bulandırır. Herkes secde etsin istenir. Secde etmese bile kendisine karşı ıslah ve islam olsun.
.
Daha bismillah ile başlarken birisi hakkınızda kitap yazmış olan iki gazeteci (doğru ya da yanlış ama zamanlaması dikkat çekici) tutuklanıverir. Küçük bir itiraz bile % 47 ile tehdit edilir hale gelir.
.
Ol sebeple olabildiğince haklısınızdır. Haklılığınız da en az iki kez (tek) onay merciinden perçinli bir surette tescil edilmiştir. O halde kim bu haklılığa bir şey söyleyebilir ki? Seçim akşamı terastan verilen ılık mesajlar dalga dalga yayılıp kimilerini mest ederken, kimilerini de körkütük sarhoş etmeye yeter. Sınıfı, cinsi, niteliği ve niceliği ne olursa olsun tüm muhalifler tek tek veya toplu halde susturulur. İtilir, kakılır, püskürtülür. Çünkü onlar çağdışı, ekstrem, azınlık, içe kapanmacı, demokrasi ve halk düşmanıdır; üstelik utanmadan “her iki kişiden birinin onay verdiği hakikat”e karşı, yani halka karşı durmaktadırlar. Muhaliflere göre de kerameti kendinden menkul onaylanmış hakikat, bir zaman sonra ekâbirliğin membaı ve mesnedi olur.
.
Akılları durduran” seçim sonuçlarını akılları gerçekten durduğu için halkı “kör, cahil, satılmış” diye itham ederek yorumlayamayan kimi muhalifler de bu kibri tekrar tekrar haklı çıkarırcasına tutum içine girerler. Bu “cahil millet” bir kilo pirince milli iradeyi sattığına göre demokrasinin, seçimin ne anlamı vardır? Bu cahil milletle yola çıkılamayacağı, sonuç alınamayacağı ortadadır. Bu “bulgur, kömür, pirinç demokrasisi”ne haddini bildirecek bir çözüm aramaya başlarlar.
.
Muktedirin totaliter kibri ile -muhalifin çözümsüz kaldığı gerekçesiyle- başka yollardan çözüm arayışı aslında karşı tarafı -birbirini- besleyen birer dinamodur.
.
Sonuçta “halka inanmayaaaannn, halktaaannn korkaannn, cumhurrrdaaaannn başka yol, çözümmm arayanlarrrrrr” diye "yanlış vurgulu" nutuklarla inanmadığı demokrasinin tiyatral havariliği ve halkın dalkavukluğunu yapanlar ile “bu bulgur, kömür demokrasisiyle seçim de olmaz, milli irade de olmaz” diye minder dışına kaçanlar aynı değirmene su taşıyan derenin bir başka yerde birleşen iki farklı yatağıdır.
.
Ne halk dalkavukluğunda, ne de halk düşmanlığında hikmet vardır. Ve her iki taraf için de haddinden fazla şiddet (psikolojik ya da değil) gayedeki hikmeti zayi eder. O cephenin muarızlarını bu cephede, bu cephenin muhaliflerini de o cephede –kaçınılmaz olarak- saf tutturmaktan başka bir işe de yaramaz.
.
Ancak bile bile lades çektiren bu durum her iki kesimin yandaş, yağcı ve yardakçılarının gözlerinin kararmasına engel olamıyor.
.
Diğer kesimlerin saf dışı bırakıldığı iki rakipli bir yarışta kazanmışlığın verdiği duygu ile ve kaybetmişliğin verdiği duygu siyah ve beyaz kadar keskindir. Her iki duygunun da yaptıramayacağı şey yoktur.
.
Örneğin hayatının hiçbir döneminde demokrat ol-a-mamışların, aidiyet ve mensubiyetlerini asabiyet noktasına taşımışların bir iştaha ile attıkları "Bu da halk muhtırası" manşetinde ya da varlık nedeni bu halk olan ve halk sevgisini kimseyle paylaşmayan (bayrak, vatan ve Sakarya'yı da) nasyonalist bir parti mensubunun "bu halk satılmış, bu milletle yola çıkılmaz, adamı yarı yolda satar" ya da adında hem cumhur hem halk olan parti mensubu değil ama muhibbi muharrirlerin halka yönelik "cahil hamşolar" yaftasında olduğu gibi.
.
Nitekim, Prof Üskül'ün ilk dakikada skora yansıyan, yeni ve sivil anayasa konusundaki kör gözüne parmak "Kemalizm" çıkışı, her iki tarafın da gemi azıya alacağının ve birbirlerinin şahsında milleti şuursuzca kamçılayacağının işareti.
.
Boyunlarına "millet, vatan arabası" koşulu olmasa hangi uçuruma yuvarlanacakları kimseyi ilgilendirmez elbette...
.

"Ben, yüzüme bakmaya yüzü olanlarla konuşmak istiyorum."

.

.
Sn Erkan Mumcu'nun Cüneyt Ülsever'e gönderdiği ve Ülsever'in Hürriyet'teki köşesinde "Erkan Mumcu’dan çok ağır bir mektup!" başlığıyla yayınlanan açıklaması:
...
.
"Sayın Ülsever, 24 Temmuz tarihli yazınızda; ’Birleşememenin faturasını Erkan Mumcu’ya çıkarma gayreti yüksektir. Bazı eller töhmeti onun üzerine yıkarak işin içinden sıyrılma gayreti içindedir. Erkan Mumcu’yu bu noktada açıklama yapmaya davet ediyorum’ diyorsunuz.
.
Neredeyse hiç kimsenin gerçeğin peşinde olmadığı bir dönemde, mesleğinizin yüz akı bir tutum sergiliyorsunuz.
.
Hatırlayacağınız gibi ben milletvekili aday listelerinin YSK’ya verilmesinden sonra bir basın açıklaması ile Sayın Ağar’ı sürecin nasıl ve niçin kesildiğine dair birlikte açıklama yapmaya çağırdım.
.
Bu çağrım yanıtsız bırakıldı. Ama mürai bir üslup ile ’sürecin işlediği, listelerde Anavatanlı adayların yer aldığıyalanı söylenmeye devam edildi.
.
Ben sustum. Maruz bırakıldığımız sahteciliğe rağmen sustum. Uydurulan tüm yalan, iftira ve dedikodulara rağmen sustum. Sustum. Çünkü bu sahtecilikte hiç vebali olmayan ve sahada DP’nin başarısı için emek veren yüz binlerin hukukuna saygımdan sustum.
.
Ortalıkta konuşup yazanların, anlattıklarına inanmaktan, inandırmaktan bekleyebilecekleri çok menfaatleri vardı. Onlar uydurmaya devam ettiler, ben sustum. Savunma hakkımı kullanmadım.
.
Şimdi haklarına halel gelmesin diye sustuğum yüz binlerce insan bile neden kaybettiklerine dair insaflı ve akılcı bir izah getirmek yerine, uydurulmuş yalanlarla avunmayı tercih ediyorlar.
.
Bir tek şeyi bekliyorum: Mehmet Ağar, şürekası ve basmakalıp uydurmalarla yazıp konuşan herkesle milletin gözü önünde açıkça hesaplaşmak.
.
Sözü olanı dinlemek, sorusu olanı cevaplamak, hesap soracak olana hesap vermek istiyorum. Tek başıma yapacağım bütün açıklamalar ’tek yanlı polemik’ yargısına mahkûm edilecektir.
.
Ben, yüzüme bakmaya yüzü olanlarla konuşmak istiyorum.
.
Uydurduğu yalanların arkasında durabilecek kadar insan olanlarla, 'bunu ben söylüyorum' diyecek cesareti olanlarla konuşmak istiyorum.
.
Evet, DP çatısı altında bütünleşme Türkiye için gerçek bir umut olabilirdi. Bu umudu alışkın oldukları 'sahtecilik' yöntemleriyle öldürenlerin tarih karşısında hesap verecekleri kesindir.
.
Ama ben millet önünde hesap verelim diyorum. Uydurulmuş yiğitlik, kahramanlık efsanelerine inanan kim varsa... Ne söylüyor, ne soruyor, ne biliyorsa... Hodri meydan!
.
Millet önünde hesap sormaya, hesap vermeye... Kimse gelmiyorsa ben yine de hazırım.
.
Dikkat ve duyarlılığınıza teşekkür eder, çalışmalarınızda başarılar dilerim.
.
Erkan MUMCU Anavatan Partisi Genel Başkanı"
.

.
.
Sn Erkan Mumcu, Mehmet Ağar özür dilemiş, mektupta bahsettiğiniz "basmakalıp uydurmalarla yazıp konuşanlar"la barışmış, açıklamasında yer almamasına rağmen kendisine atfen atılan "Meclisten kaçmak hataydı" manşetlerini kabul etmiş, bundan sonraki süreçte kendisine bahşedilmiş olan, hatasını kabul eden "ezik oğlan" kimliğini de çoktan benimsemiştir.
.
Korkarım bu özür, o manşetleri atanları, "sizin doğrunuz"la "onun/onların eğrisi" arasında seçim yapmak durumunda kalacakları ve buna zaten teşne olanları "eğriyi seçme"ye yönlendirecektir.
.
İsteyerek, bilerek...
.

Seçim sonuçlarına ilişkin değerlendiremelere 'son veren' bir değerlendirme...

.
Seçim sonuçlarına dair neredeyse bir haftadır kimsenin kimseyi dinlemediği, zaten ikna amacı da gütmeyen, sadece bulunduğu kamptan, aidiyetini asabiyete dönüştürmüş olduğu varlık alanından menkul; gözleri kör, kulakları sağır eden bir dezenformasyon fırtınası yaşıyoruz.
.
Kimilerinin kazanları nedenleriyle, kaybedenleri niçinleriyle uzun uzun tahliller (!) yaptığı; kimilerinin halkı "yardımla aldatılmış, parayla kandırılmış" saydığı, kimilerinin de şöyle ya da böyle tekrar kazanılmış bir iktidar gücünü ve ona mesnet olan % 46,6'yı kullanarak halkı, halkla korkutmak ve hatta tehdit etmekle meşgul olduğu bir süreç bu.
.
Bizse bu fırtınaya penceremizi kapatalım varsa kulaklığımızı takarak sesi biraz daha açalım, ki dışarıdaki fırtına ve gürültüsü bizi de içine almasın.
.
Ve artık bu saatten sonra kim ne derse desin -dikkate alamadan- berrak bir zihinle şunu tekrar edelim:
.
"...Şüphesiz ki, bir millet kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez..." - Rad 11 -
.
Sahi ne demişti mealen Sn Erkan Mumcu:
.
"Bu seçim bir şey değiştirmeyecek. Bu değişmeme hali ancak bir yıkım veya yeniden yapma ile sonuçlanır."
.
.
*"Dini siyasete alet ediyorsunuz" ithamına cevaptır: Hayır, asla, haşa. Olsa olsa içinde bulunduğumuz durumu kendi veçhemizden izah etmişizdir.
.

"Haber 7" sitesinin moderatör onayından geçmiş okuyucu yorumu: Sizi Kâfirler!

.


.
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün adaylığına ilişkin açıklamasına CHP adına yanıt veren Mustafa Özyürek'in açıklamalarının yer aldığı "CHP'den Abdullah Gül'ün adaylığına jet tavır" başlıklı haber. Buraya kadar her şey normal.
.
Ancak bir okuyucu, herhalde seçim süreci ve sonrası duygularının da etkisiyle aşırı bir tepki göstermiş. Ve fakat bu yorum (!) Haber 7'nin moderatör süzgecinden de onay almış olmalı ki yayınlanmış...
.








.
Bir başka okuyucun da "ebu cehilin nesilleri" diye başlayan ve "bırakın ürüsünler" diye biten yine moderator süzgecinden geçmiş yorumu:
.







.
Bu ve benzer şeyler her yerde yaşanabilir, daha şedit ve ağır biçimde yaşanıyordur da, hatta bu bir okuyucunun kötü niyetli ve kasıtlı yorumu da olabilir ancak Türkiye'nin en büyük haber sitesinde, üstelik Cumhurbaşkanı ve bir parti liderine isim vererek alenen yapılmış küfür ve hakaret eylemine, moderatör süzgecine rağmen, yer veriliyor olması elbette ilginç!
.

“Bu adamlara beytül mal emanet edilemez”

.
4-5 gündür (seçim sonuçlarının belli olduğu günden Sn. Mumcu'nun açıklamasına değin geçen süre içinde) adeta kulağı kirişte bu açıklama bekleniyordu. Mehmet Ağar’ın “özür beyanı”ndan sonra bu beklenti daha da arttı. Görece başarısız bir süreç sonunda muhtemel iktidar ortaklığının, meclis grubun, milletvekilliğinin, bulunulan mevkiin kaybedilmesi ya da kaybedilecek olması riski değildi bu. “Güven duygusunun” bir an olsun yitirilme endişesiydi. Konjonktüre teslim olma kaygısı...
.
Neyse ki yürekleri soğutan o açıklama geldi:
.
Biz, yaptığımızın doğru olduğuna inanıyoruz
.
“% 46,6’ya rağmen, cumhurbaşkanlığı seçim sürecindeki tavrınız nedeniyle milletten özür dileyecek misiniz?” sorusuna cevaben Sn Erkan Mumcu şunları söyledi:
.
Hayır, özür dilemem. Yaptığım şeyin doğru olduğunu düşünüyorum. Türk milleti, belki de haklı olarak oy verdiği kimseler hakkında hüsnü zanda bulunuyor olabilir. Onlar yakından bilmedikleri, görmedikleri için hüsnü zanda bulunma hakkına sahiptirler. Ama ben doğrudan şahadet durumundayım. O bakımdan halk yanlış yaptı, ben doğruyum demiyorum. Onlar da bulundukları konum itibariyle doğru, ben de bulunduğum baktığım nokta itibariyle doğruyum. Sandıktan yüzde 47 ile çıktılar. Doğruyu, hakkı; sayılar, sandıklar tayin etmez. Hakikat evrenseldir. Sandıktan öyle çıkar, böyle çıkar ben onu bilmem. Bütün ülkenin vebalini kilit parti olarak tek başıma üstlenmiş durumdayken üstelik halkın hüsnü zannının tam da tersine bir şahadette bulunmuşken, aksini yapamazdım. Hiç kimse de bunu yapamazdı. İnsafı, vicdanı bulunan hiç kimse de yapamazdı.
.
Teşekkürler Sn Erkan Mumcu. Teşekkürler ilke, teşekkürler prensip, teşekkürler zamana, konjonktüre göre değişmeyen, değiştirilmeyen, eğilip bükülmeyen hakikat. Konjonktüre değil, doğru olduğuna, hak olduğuna inandığınız şeyin arkasında kaybetmek (!), haksız biçimde eleştirilmek ve birilerince kıyamet sabahına değin affedilmemek (!) pahasına durduğunuz için.
.
Korktu, kaçtı, para aldı, korkutuldu, tehdit edildi, oyuncak oldu, onun bunun peşine düştü” iftiralarına rağmen 27 Nisan 2007 günü Saat: 15.00’da ne demişti, cumhurbaşkanlığı seçimleri için meclise girmeme kararı olarak:
.
Bu adamlara beytül mal emanet edilemez
.
Meclise girmeme gerekçesi olarak “Aldığımız siyasi bir karardı” (Mehmet Ağar) sözünün özrü bal gibi olur ama emanete ilişkin yargının özrü olmaz.
.
O zaman emanet edilmeyene, şimdi de (% 46,6’ya rağmen) edilmez. Sn Mumcu’nun bulunduğu noktadan hareketle edilmemelidir de. Sn. Mumcu’nun yargısı doğrudur ya da yanlıştır ama doğru olduğuna inanarak ardında durduğu ilke/karar da işte budur…
.
Takdir, tebrik ve teşekkürler Sn Mumcu, güveni boşa çıkarmadığı ve bu blogun manifestosunda kendisine ithaf edilen sözleri yalanlamadığı için...
.
Hakikate sahip çıkana, hiç kimse sahip çıkmazken hakikat de sahip çıkmazsa, o hakikatin hakikatliği nerede kalır? Sabır...
.

"Pişmanlık Yasası"ndan Yararlananlar

.
Dedik ya % 46,6 herkesi psikolojik olarak teslim aldı. Bunların en başında gelen de DP'nin müstefi Genel Başkanı Mehmet Ağar. Gazetelere yansıyan şekliyle milletten özür dilediğini beyan etmiş. Özür gerekçesi olarak da cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde meclise girmemelerini göstermiş: "Salona girmeyerek büyük bir hata yaptık. O gün salona girmeliydik. Siyasî bir konuyu demokrasi meselesi yaptılar."
.
Bu özür elbette DP'nin müstefi Genel Başkanı Mehmet Ağar'ı bağlar. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu özür ancak kendisinin muarız ve muhaliflerini yine kendi ve özür beyanında söyledikleri nezdinde haklı çıkarır.
.
Elbette kendi açsından hata saydığı şeyden dönmesi ve özür beyan etmesi Ağar açısından bir erdem kabul edilebilir ancak Ağar'ın özüre ilişkin çok sağlam bir mesnedi yok. "Siyasi bir karardı, demokrasi meselesi yaptılar." sözünün hiçbir makul, tutarlı tarafı yok. Yani AKP % 46,6 yerine örneğin % 30, Ağar da % 18 alsaydı. Yine de özür diler miydi? Yoksa cumhurbaşkanlığı seçimlerinde meclise girmeme gerekçesi olarak gösterdiği "aday dayatması"na, "halk tarafından itibar gösterilmediğini" mi beyan ederdi?
.
Bakınız, ya yaptıklarınız ve yapmadıklarınıza tüm sonuçlarına katlanarak tam olarak inanınırsınız ve ardında durursunuz (bu hatada ve kör cehalette ısrar değil, ilkedir) ya da yaptıklarınız ve yapmadıklarınızın tutarlı, geçerli, doğru (yani hak) olan gerekçeleri olmadığı için sonuçlara göre yeni tutumlar alırsınız. Aslında hiç inanmadığınız bir şeyi yaptığınız ve sonucu farklı olsaydı farklı bir tavır (örneğin başarılı olsaydı, şimdi özrünü dilediği hatada ısrarlı olacağı gibi) göstereceğiniz için şimdilik konjoktür gereği özür de dilersiniz.
.
Her şeye rağmen bu özür, Ağar'ı kurtarmayacağı gibi erdem sahibi de yapmaz. Yalnızca güçlü bir manüpilasyon malzemesidir.
.
Sn Erkan Mumcu'nun kendisine inanan, güvenen yüzbinlerce insanın bu güvenme ve inanma duygusunu bir kez daha pekiştiren, konjonktüre teslim olmadığı ve bu güveni yitirmediği için de yüreklere su serpen aynı konuya ilişkin açıklamasını ayrıca değerlendiririz.
.

% 46,6 herkesi esir aldı

.
Muhalefeti, medyayı, sermayeyi, sivil toplumu ve hatta iktidarı ve dahi ona oy verenleri…
.
Büyük mıknatıs, büyük ve güçlü manyetik alanıyla kendinden küçük olan bütün manyetik alanları kendisine çekmiş durumda. Büyük çekim gücünden kaçamayan küçük manyetik alanlar ve onun topladıkları, katılmış oldukları büyük çekim alanının kendisinden bile büyük bir çekim alanı meydana getirdiler. Kaçınılmaz olarak da bu cekim alanı, kendini büyüten bir sarmal şeklinde kendisine yeni güçler çekmeye devam ediyor.
.
23 Temmuz sabahından beri herkes tövbe istiğfar ve biat etmekle meşgul, etmeyenler de zaten millet düşmanı, halk düşmanı, demokrasi düşmanı. Ki “cumhurbaşkanlığı oylamasında meclise girmedikleri için” de zaten öyleydiler. Kıyamet sabahına değin hep öyle kalacaklar. Özür dilese de dilemese de bu yaftadan DP müstefi Genel Başkanı Mehmet Ağar da nasibini almaya devam edecektir. Ve özrü elbette kendisini bağlar. Bu özür, muarız ve muhaliflerini yalnızca kendi nezdinde haklı çıkarır.
.
Halk dalkavukluğundan çok daha tehlikeli bir süreci yaşıyoruz. Ülke her şeyiyle psikolojik olarak teslim alınmış durumda. Dış basının (elbette "iç"in de) güle oynaya attığı "bu da sivil muhtıra, tokat, şamar, ders, yenildiler, kaybettiler" başlıkları da bu teslim alma niyetini (gayesini) açıkça ortaya koyuyor.
.
Medyada sadra şifa için bir tane muhalif kurum kalmadı. Bırakın muhalif kurumu, muhalif kalem kalmadı. Medyada üç sınıf kalem vardı. Kalemini satanlar, kalemini kıranlar, satmayıp da kalemini alıp gidenler… Şimdi kaç sınıf kalem kaldı? Kategori dışındakiler de zaten göz ardı edilebilir ve bahse değmez küçüklükte çağdışı, yoz ve içe kapanmacı bir takım aşırı uçlar. Buna, onlar açısından bir zamanların merkez sağı da dâhil.
.
Bu teslimiyet, diz çöktürme umarız burada kalır ve bir iktidar şehvetine dönüşerek oligarşik otoriteye dönüşmez. Çünkü artık, doğru ya da yanlış, edilen her itiraz “hött, hala konuşuyor musun, % 46,6 yetmedi mi, bak bir daha % 70 ile geliriz” şeklinde püskürtülür oldu.
.
Bu püskürtme psikolojisinden nasibini en fazla almış olansa (anamuhafelet dışındaki) muhalefet partisi gibi gözüküyor. Meydanlarda iktidarı ve tepe yönetim kadrosunu “uşaklık, işbirlikçilik, terör yandaşlığı, gafillik” ve neredeyse “hainlikile suçlayanlar, şimdi meydanlarda söylediklerini unutmuş gözükerek “bunlar gafil, hain, işbirlikçi” dedikleri rakiplerinin gözleri kamaştıran oyu karşısında diz çökerek secde etmekte ve onlara, kendi iddialarıyla söylersek bu “gafleti devam ettirecekleriyeni iktidar alanları açmaktadırlar.
.
Bunun iki izahı var: Ya söylediklerine inanmıyorlar ve “gafil, hain, işbirlikçi” diyerek çok ağır bir iftira atıyorlar, yalan söylüyorlardı. Ya da şimdi “akılları durduran” 46,6 karşısında teslim olmaya teşne bir tavırla meydanlarda “ip atarak” lanetledikleri işbirliğine kendileri yol veriyorlar.
.
Söylediklerinin doğru olup olmaması bir yana ancak her iki durumda da bir ilkesizlik, kandırma ve manüpilasyon söz konusu değil mi?.
.
Seçim propagandalarının merkezine oturttukları "yüce divan"ın yolunu kapayıp, Çankaya yolunu açmaya omuz vermenin demokrasi olduğunu kabul edenleri alkışlıyor; "Devlet" terbiyelerine şapka çıkartıyoruz. Seçime iki kala "MİT ajanı, güvenilmez" diye yaftalayanların şimdi aynı kişiye methiye düzmesini de ağzı açık takip ediyoruz.
.
Gelinen nokta itibariyle milletin evladı, milletimize hayırlı olsun.
.

AKP ve sürece yönelik içeriden bir tanık: Balıkesir Eski MV Dr. Turhan Çömez

.

Turhan Çömez 1: AKP'den Niçin Tekrar Milletvekili Adayı Olmadı
.
Turhan Çömez 2: Kuzey Irak'a 1/4 Fiyatına Satılan Elektrik Kandil Dağı'na da Gidiyor
http://www.youtube.com/watch?v=sRKPp5pKEbY
.
Turhan Çömez 3: Yolsuzluklar ve Sözde Ekonomik Başarı
http://www.youtube.com/watch?v=8xKsOg05-d8
.
Turhan Çömez 4: Vahşi Rant Düzeni ve Korkunç Boyutlardaki İç-Dış Borç Artışı
.
Turhan Çömez 5: Sokaklardaki Güvenlik Sorunu, Uyuşturucu ve Misyonerlik
.
Turhan Çömez 6: Türkiye Onurlu Güçlü Bağımsız Bir Ülke Olmalı http://www.youtube.com/watch?v=83fELKb6uiM
.
.
Turhan Çömez'in 20.07.07 tarihli konuşmasını Kanaltürk TV'de yapmış olması şartlı kimi zihinler için ciddi bir önyargı oluştursa da bizce önemli değil. "Yandaş" ya da "bir kısım" medya kendisine bu konulara ilişkin yer açtı da kendisi konuşmadı mı acaba?
.
Bu videoların, AKP'yi ve süreci daha iyi algılamak için dikkatle dinlenilmesi / izlenilmesi gerektiğine inanıyoruz.
.
İzledikten sonra bir kez daha karar vereceğiz. Sn. Erkan Mumcu'nun da dediği gibi "Bu adamlara beytül mal emanet edilir mi, edilmez mi?"
.
.
*Görüntü kirliliği ve kalabalığı olmaması için videolar, Embed (HTML) kodu yerine link olarak yayınlanmıştır.
.
.

22 Temmuz, 28 Şubat ve özellikle 27 Nisan’ın rövanşı (!) değil, yatağı çok önceden ve derinden hazırlanmış akışkanın yerini doldurmasıdır

.
Adı üzerinde bu, “sandık”. “Milli irade yeniden tahkim olacak” sandık. “Demokrasi yükselecek, halkın dediği olacak” sandık. “27 Nisan’ın rövanşı alınacak” sandık.
.
Bu ülkede sandığa gitmek, zannetmeye gitmekle ne kadar eşdeğer. Aradan 10 yıl geçmesine rağmen “eh ancak punduna geldi” diyerek 28 Şubat’ın cevabını vereceğini, daha acısı (!) taze 27 Nisan’ın “rövanşını alacağını” olsa olsa sadece zannedersin. Sen "bu da halk muhtırası" zannıyla gazın alınmış bir vaziyette tebessüm ederken, sıcak paranın hararetinde buharlaşan, buharlanan ekonomin başta olmak üzere hiçbir milli varlığını göremezsin.
.
Hâlbuki her iki kişiden birinin “28 Şubat’ın sonu” diyerek sandığa (zannetmeye) gidip onay verdiği AKP, 28 Şubat’ın sonu değil “tam yol ileri” devamıdır. Ancak arada bir fark var. AKP, 28 Şubat’ı uygulayanlar (burada kasıt Org. Çevik Bir değil, kurumdur) yönünden değil, planlayanlar yönünden bir devamdır. Bu farka dikkat. 28 Şubat olmasaydı AKP’nin kurulması için gereken mesnet ve şartlar oluşmaz; iktidara da gelemezdi.
.
"Madem halkımız muhtıra, iç veya dış derin güç mağdurlarını çok seviyor ve madem ne pahasına olursa olsun destekliyor", 28 Şubat’ın mağduru olan Necmettin Erbakan ve başbakanlığı zamanın cumhurbaşkanı tarafından gasp edilen Tansu Çiller, (beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz ama bir mağduriyet var) 28 Şubat’tan sonra yapılan ilk seçimde (18 Nisan 1999) niçin aziz halkımızdan gerekli ve yeterli desteği alamamıştır. Ve neden, şu an gerek kişi ve gerek parti olarak (halktan gerekli ve yeterli desteği alamadığı için) oyun dışı bırakılmıştır?
.
O zaman medya ve batı demokrasimize değil laikliğimize sahip çıktığı (!) için mi? Bilmiyoruz.
.
Uzatmadan tarihe notumuzu düşürelim:
.
22 Temmuz, 28 Şubat ve özellikle 27 Nisan’ın asla rövanşı (!) değil, yatağı çok önceden ve derinden hazırlanmış akışkanın yerini doldurmasıdır.
.
% 46,6 oranında da doldurmuştur.
.

İddia ve iddiada ısrar: 27 Nisan sanal muhtırası “Genelkurmay’a rağmen” Genelkurmay tarafından verilmiştir

.
Bu iddia, medyada kendine yer bulamasa ve dolayısıyla kamuoyunda ses getiremese de bir şekilde dile getirildi. Nitekim biz de bu iddiaya “(22 Temmuz’da) Millet iradesi sandığa yansıyacakmış” başlıklı yazımızda bir cümleyle de olsa değinmiştik. Bu iddiayı tekrar dile getiriyor ve dahi bunda ısrar ediyoruz:
.
27 Nisan e-muhtırası “Genelkurmay’a rağmen” Genelkurmay tarafından verilmiştir.
.
"Bu ne demek şimdi, bu ne saçma iddia" diyenler olabilir. Bu iddianın delili, belgesi elbette ibraz edilemez ancak bunu, tarihin günü gelince yazacağını da umuyoruz. Tabi bu iddianın perde arkasının tarihçe yazılma zamanına kadar “Tarihin sonu” gelmezse…
.
Çünkü bu “küçük ama sihirli dokunuş”un kimin işine yarayacağı açıkça bilinmesine hem sosyolojik olarak hem de tarihi tecrübeyle sabit olmasına rağmen yapılmış olması ilginç. E-muhtıranın kullandığı dilin üslup ve içerik olarak bu sihirli dokunuşun en önemli unsuru olduğu muhakkaktır.
.
Nitekim 59. Hükümet’in şahsında AKP’nin ortada değirmen taşı gibi duran olarca, yüzlerce hatasına (bu hatalardan birçoğunun Yüce Divanlık bile olabileceği ifade edilmesine) rağmen üç beş kız öğrencinin üstelik Mevlit Kandili (Kutlu Doğum Haftası) münasebetiyle düzenlenmiş müsamereye katılmasının ya da falan kasabadaki bir toplantı için cami yerine okulun tercih edilmiş olmasını muhtıranın sebebi ve mesnedi gibi göstermesi hem gerçeklerden çok uzak, gerçeklerden çok uzak olması sebebiyle hem komik ve hem de muhtırayı verenleri, muhtıranın muhataplarının şahsında milletin huzurunda zor durumda bırakması sebebiyle acemice… Muhtıranın hedefine AKP değil, Kutlu Doğum Haftası ve dolayısıyla bu milletin inancı konulmuştur.
.
Üzerine Anayasa Mahkemesi’nin 367 zorlamasıyla hukuku kıracak kadar esnetmesi ve CHP’nin “fırsat bu fırsat” diyerek milleti kamçılaya kamçılaya adeta AKP’nin kucağına zorla itmesini başka nasıl izah edilebilir ki?
.
Bağcılar’daki bir okulda kız öğrencilerin namaz kılmalarının gizli kamera ile çekilip servis edilmesi AKP’ye hem icraat hem de dini duygular yönünden bir hayli mesafeli olan safın dışında kalmış “son” dindarları bile son kertede “yetti artık be” feryadıyla AKP’ye itmiştir. Kimi rütbelilerin seçilmişleri ve partilileri fırçalaması da bu saflaşmanın üzerine tüy dikmiştir.
.
Oysa ki bu ülkenin tek ve temel sorunu üç beş minik kızın müsameresi midir? Bir kasabada yeterince cami olmasına rağmen bir okulda dini içerikli toplantı yapılması mıdır? Ya da AKP’nin bu müsamerelerle (bu faalyetlerin doğru ya da yanlış olması ayrı bir tartışma konusu) muhtıra yiyecek kadar direkt ne gibi bir ilgisi olabilir?
.
Madem e-muhtıra “ülke elden gidiyor” gayretkeşliğiyle verildi, neden gerçeklerden ve "asıl gerekçelerden" çok uzak, millet için de sembol değeri yüksek kavramları ihtiva eden bir takım “olaylar” yeri ve tarihi ile zikredilmiştir?
.
Örneğin TSK’nın da çok iyi bildiği, bilmesi gerektiği üzere Annan Planı ve sonrası yaşanan süreçte KRK’nin Kıbrıs’ın tamamı adına AB’ye tam üye olarak alınması ve Türkiye’nin “garantör devlet” hakkını kullanmaması, böylelikle KKTC’nin kaybedilerek oradaki Türk askerinin işgalci konuma düşürülmesi ve KRK’nın Türkiye tarafından resmen tanınma durumuna düşürülmesi daha az önemde bir gelişme midir?
.
Sözde Ermeni Soykırımı”nı tanıyan, tanımakla kalmayıp “soykırım yoktur” diyenleri mahkûm eden ve bizim de bu yalanı tanımamız için dayatan AB ülkeleriyle ilişkilerimizi müthiş bir tırmanışa geçiren AKP’nin bu "onursuz" dış politika biçimi muhtıranın gündeminde kaçıncı sıradadır?
.
Devletin Kırmızı Çizgileri” olarak bilinen ve “savaş ilanı” sayılan Kuzey Irak’ta bir (artık bahsedilirken “sözde” bile deme gereği duyulmuyor) Kürdistan’ın bırakınız kurulmayı, artık resmen bağımsızlığının ilanı aşamasına gelmiş olması mı ehemdir, üç beş kız öğrencinin namaz kılması mı ehemdir? “Kırmızı Çizgi”miz şeker pembesine mi dönüşmüştür?Ve ne zamandan beri dönmüştür?
.
Türkiye’nin yumurtadan süte, iğneden ipliğe kadar Kuzey Irak’ı beslemesi (semirtmesi) ve bu ülkenin Kuzey Irak yönetimi eliyle Kandil Dağı’na bile giden elektriğini Türk halkından dört kat daha ucuza satması daha mı az önemdedir?
.
Irak Kürdistan’ının değil her türlü alt ve üst yapısının, Merkez Bankası (dikkat Merkez Bankasını) ve Devlet Başkanlığı (Başbakanlık) binasının bile Türk müteahhidi, girişimcisi ve işçisi eliyle yapılıyor olması ne anlam ifade etmektedir?
.
4 Temmuz 2003 günü tezkerenin reddine (!) misilleme olarak Süleymaniye'de Türk askerinin başına çuval geçirilmesine hükümetçe sessiz kalınması ya da 1 Mart tezkeresinin TBMM'ce reddine rağmen Dışişleri Bakanı Abdullah Gül imzalı "gizli" genelge ile İncirlik başta olmak üzere bütün liman ve havaalanlarının ABD'nin kullanımına açılması hangi irtica yaygarasıyla gözardı edilebilir?
.
Diplomatik karşılıklılık” ilkesi gereği Başbakan RTE’nin Mesut Barzani ve diğer yerel yöneticilerle görüşmesi diplomatik olarak mümkün değilken “teröre son vermek için herkesle her şartta görüşürüm” demesi, 17 Aralık Zirvesi’nde yanına büyükelçi ve resmi tercüman almadan, dışişlerini de atlatarak iki danışmanının (C. Zapsu, E. Bağış) refakatinde hukuka aykırı biçimde görüşmeler yapması ve anlaşmalar imzalaması ne kadar önemsizdir?
.
Bu ülkenin bankaları tek tek satılırken, Yunan Milli Bankası ve Yunan Milli Kilisesi bu ülkede banka sahibi olurken, Yunanistan’ın Ziraat Bankası’na Atina’da şube açmasına bile izin vermemesi ve tüm stratejik kuruluşların “babalar gibi” yabancılara satılması kim için ne anlam ifade etmekte ve yine kim için hangi önemi içermektedir?
.
Tüpraş’ın % 14’ü olmak üzere bir çok kurumun ihalesiz olarak değerinin çok altında birilerine takdim edilmesi e-muhtıranın hinterlandına girmemekte midir?
.
400 milyar $ olan milli gelirin (GSMH) yarısının (200 milyar $) borç faizi olarak ödenmesi “aç laiklik” ile “yoksul irtica” histerisinin neresine oturmaktadır?
.
Örnekler elbette çoğaltılabilir… Eğer bir muhtıra olacaksa ve illa gerekiyorsa bunlar muhtıranın asıl konusunu oluşturması gerekirken neden acemi bir dil ve üslupla milletin inancını sembol değer itibariyle taşıyan olaylar hedef seçilmiştir? Her zaman olduğu gibi “açılış” veya “mezuniyet konuşması” kıvamında genel geçer bir “irtica, laiklik” hassasiyeti neden gösterilmemiştir?
.
Şunu da belirtelim ki, bu yazının toplamından “27 Nisan Muhtırası öyle değil böyle olmalıydı” sonucunu çıkaracak algı düzeyinde bir kişi olduğunu zannetmediğimiz için “bakın aslında burada şunu söylemek istiyoruz” şeklinde bir savunma yapma gereği de duymuyoruz.
.
Hoş ister muhtıranın konusu olsun veya olmasın milletin bu ve benzeri hayati önemi son derece haiz konuları kaba tabirle “sallamadığı” seçim sonuçlarında açıkça belli olmuştur. Sn Mumcu'nun deyimiyle "milletin bir kısmına laik olmak, bir kısmına da Müslüman olmak yetmektedir."
.
Nitekim genel itibariyle millicilik parantezine alınabilecek (milliyetçi, ulusalcı, milli görüşçü, antiemperyalist, vatansever, kuvvacı vs…) kesimler bu seçimde yırtınırcasına rengi, tonu ve tarzı birbirinden farklı olmakla birlikte genel itibariyle benzer söylemlerle propaganda yapmış olmalarına rağmen, halkın bunlara kesinlikle itibar etmemesi neticesinde tasfiye edilmişlerdir.
.
Zaten Sn Erkan Mumcu da farklı yerlerde, farklı gündemleri olan konuşmalarında “milletimiz, kendisi adına bile olsa neye muhalefet edildiğini anlamak istemiyor; muhalefetin, iktidarca yapılan iyi ya da kötü her şeye salt karşı çıkmak olduğu zannıyla muhalefete tepki gösteriyor; millet, vergileriyle oluşan gelirin nereye gittiğini de herhalde merak etmiyor” mealinde şeyler söyleyerek işin esasını özetlemişti.
.
Sonuç olarak bu e-muhtıranın AKP açısından bir “sihirli dokunuş” olduğunu yaşanan gelişmelere (daha doğrusu yaşanmayan gelişmelere) bakarak çıkartmak da herhalde mümkün.
.
27 Nisan muhtırası verildiğinde şu yönde yorumlar yapılmıştı: “Tamam muhtıranın AKP’nin işine fena halde yaradığı açık ancak bu iş burada kalmayacak. Seçim havasına girilince özellikle son on gün AKP hakkında toplumu derinden sarsacak ve AKP’yi çok zor durumda bırakacak, birçoğu yolsuzluk olan dosyalar patlatılacak. Kuzey Irak harekâtı, terör ve güvenlik üzerinden hükümet acze uğratılacak, olağanüstü hal ve belki savaş ilan edilerek seçime güçsüz girmesi sağlanacak veya seçimlerin iptal ettirilecek…”
.
Elbette bunların olması istenildiği için değil, olmadığı için dikkate değer bulunuyor. Çünkü muhtıra, verenlerin niyeti itibariyle salt olarak işe yaramıyor, ardından bir sürecin işletilmesi gerekiyorsa bu süreç işletilmediği gibi bir komplo teorisi olarak yine muhtıranın muhataplarının işine yarayacak şekilde toplum mühendisliği nevinden dalga dalga yayılıyorsa bu işte başka bir iş var mıdır?
.
Ayrıca AKP’nin karşısına o oranda olmasa bile ciddi bir güç olması muhtemel ve millet için iyi veya kötü bir alternatif merkez olması niyetiyle başlatılan ANAVATAN – DYP birleşme, bütünleşme ve hatta birleşme olmaksızın son bir umut seçim ittifakının “kim olduğu bilinmez bir el” tarafından akamete uğratılması, ANAVATAN’ın seçime katılamaz duruma düşürülmesi, DP’nin de iyice (hem demokrasi düşmanı propagandası, hem de birleşememe neticesi istifalarla) zayıflatılmak suretiyle seçime tüyleri yolunmuş bir biçimde sokularak (% 5’le) tasfiye edilmesi nasıl izah edilebilir ki?
.
Muhtıraya, siyasal krize ve tıkanmışlığa rağmen doların düşmesi (sanki bu düşüş, bu millet ve ekonomi için çok iyiymiş gibi) ve bugün son altı yılın en düşük seviyesine inmesi, borsanın (sanki borsada dönen paranın % 70-80’i yabancı sermayenin değil de halkın birikimiymiş gibi) rekor üstüne rekor kırması başka nasıl izah edilebilir ki?
.
27 Mayıs'a, 12 Mart'a 12Eylül'e ve en önemlisi 28 Şubat'a açıktan destek veren (veya kimisinde sessiz kalmak suretiyle örtülü destek veren) iç (medya, sermaye) ve özellikle dış güçlerin (AB, ABD) 27 Nisan'a tüm güçleriyle karşı çıkmasını salt "demokrasi" ve "istikrar"a olan imanlarıyla izah etmek mümkün müdür? Ya da bu "istikrar" kimin, neyin istikrarıdır? 27 Nisan'da canına okunan demokrasiyle 28 Şubat'taki aynı demokrasi değil midir? 9. Cumhurbaşkanı Demirel tarafından 291 imzaya rağmen (güvenoyu için 276 yeterli idi) başbakanlık verilmeyen kişi de (zamanın Başbakan Yardımcısı Sn Tansu Çiller) mağdur değil midir? (Azınlık hükümeti, Mesut Yılmaz'a kurdurulmuştur.) Bu halk, medya ve sermaye zamanın mağdurlarına neden - salt demokrasi için- sahip çıkmamıştır?
.
Bir anayasa kitabı fırlatmayla (!) tarihin en büyük krizini yaşayan (Sn Erkan Mumcu, hükümet üyesi olarak o günün canlı şahididir, merhum Ecevit’i açıklama yapmaması, yapacaksa da piyasaların kapanma saatini beklemesi yönünde uyarmıştır ancak sözü dinlenilmemiştir, vesselam) hassas ekonomimiz ve kırılgan borsamız bu ağır siyasi krizlere nasıl dayandı acaba? Bu millete “vay anasını, ne güzel ekonomi, ne güzel hükümet”; AKP’ye de “bakın ne sağlam ekonomimiz var, taş gibi” sözünü söyletebilmek için piyasaların üstüne çuval çuval dövizi kimler boca etmiştir?
.
Hülasa, Başbakan RTE, 28 Şubat’ta “Kubbeler miğferimiz, minareler süngümüz” şiirini okudu. Medrese-i Yusufiye (!) de arslanlar (!) gibi gidip altı ay yattı. O zamanlar yalnızca “bir kısım” olan merkez medya tarafından “artık muhtar bile olamaz” denilerek tersinden bir gazla parti kurdurularak Başbakanlığa konduruldu.
.
Şimdi de yalandan bir e-muhtıra ile kendisine engel olacak bütün siyasi alternatifler, etkisizleştirilerek veya direkt tasfiye edilerek önü açılmış bir şekilde, rakibi de (CHP+MHP) kendisine çalışan iki kutuplu bir siyasi yapıyla 22 Temmuz’a girdi. 2002 – 2007 arasındaki icraat bilançosunun bütün aktif ve pasifleri üzerine muhtıra sayesinde kalın bir çizgi çizildi. Kendilerine % 46,6 oranında bir destekle ikinci bir 5 yıl daha verildi.
.
Ve Türkiye hızla ama güle oynaya, istikrar, milli irade ve demokrasi cilasıyla (türbülansa) uçuruma, yok olmaya ve artık son 5 yıldır açıkça söylenmekte, tartışılmakta beis görülmeyen bölünmeye doğru yuvarlanıyor. Ne yazık ki, Türkiye yarışın, yok oluşun sonuna gelmiş; son düzlüğe yani son 10 yıllık sürecine girmiştir. Bunun muhtemelen 5 yılı da aziz halkımızın % 46,6 oranında “durmak yok, yola devam” diyerek her şeye rağmen onay verdiği AKP ile devam edecektir.
.
Sn. Erkan Mumcu’nun 27 Nisan günü cumhurbaşkanlığı seçimleri 1. tur oylaması öncesinde yalnızca tarihe not düşme gayreti ve oylamaya girmeme sebebini izah için söylediği (bizce öyle, kimileri kıyamet sabahına değin kendisi için “demokrasi düşmanı, korktu, kaçtı, şunun bunun oyununa geldi” diyebilir, diyecektir, kendi hesabı için demelidir (!) de...) tüm televizyonlardan canlı olarak yayınlanan o sözü de uzay boşluğunda kaybolmuş mudur? Evet, kaybolmuştur.
.
Neydio söz:
.
…Bu adamlara beytül mal emanet edilemez
.
Aziz milletimiz, 28 Şubat'ın ve 27 Nisan'ın rövanşını 22 Temmuz'la almış olacağı zannıyla her şeye rağmen emanet edilir, diyor. Hayırlı ve hayırlısı olsun.
.

Mumcu mu, yoksa Ağar mı kelek yaptı!

.



"DYP-Anavatan birleşmesini kim engelledi?
Mehmet Ağar mı, yoksa Erkan Mumcu mu? Bu konuda kalem oynatmaya niyetim yoktu...
Seçim sonrası elbet bir iki kelam edecektim.
Ama gelin görün ki, Hıncal Abi’nin (Uluç) vurduğu yerden ses geldi...
Hayır Hıncal Abi...
Haksızlık etmişsin Erkan Mumcu’ya...
O’nun bir suçu olmadığına ben şahidim...
Bu birleşme olmadıysa, bunun baş müsebbibi Mehmet Ağar’dır...
Ve tayfası...
‘Hele genel kurulu bir yapalım’ diyerek yola koyuldular...
Ondan sonra Mumcu’nun ipi çekilecekti! Yo hayır uydurmuyorum...
DYP’nin Teşkilat Başkanı Mümtaz Yavuz’un ağzından çıkanları sizinle paylaşıyorum:
-Lider Mehmet Ağar’dır, gerisi teferruat...
Erkan Mumcu’nun suçu şu, oyunu erken farketmesi ve bu oyuna teslim olmaması...
Mumcu oyunu bozunca, Ağar lider kaldı!
Gerisi hakikaten teferruat oldu...
Ne Mümtaz Yavuz kaldı, ne Bahattin Şeker, ne de Saffet Arıkan Bedük kaldı!
Mehmet Ali Bayar ile Sinan Aygün’ün başdöndürücü geliş gidişleri ise cabası!"
.
- Hadi Özışık -
.
.
.
Tüm bu yaşananlara rağmen DP mitinglerinde "fıstık yeşili bayrakları" sos niyetiyle -ve son bir umut gelin güveyliğiyle- sallandıranlara buradan selam ederiz. Yüzme biliyorsa sorun yok da. Ya bilmiyorsa...
.
E, öğrenseydi o zaman!
.

"Denge" iki cepheli bir siyasal ve sosyal yapı istemekte haksız mı?

.
Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde ve sonrasında yaşanılanlar Ecevit’e rağmen DSP’nin CHP’yle müttefik kılınması, Cumhuriyet mitingleri iyice kemikleştirilmeye çalışılan sol laik cepheyi ulusalcı aroması katılmış bir şekilde CHP’nin tekel ve kucağına iterken; diğer yanda “sivil, dindar, demokrat” tanımlamasıyla safları belirginleştirilmek istenen sağ, muhafazakâr kesim 367 tartışması/dayatması ve e-muhtıra ile AKP’nin kucağına itiliyor. Bu öyle bir işlevsel terazi ki kefesinin birine basınca eşyanın tabiatına uygun olduğu üzere birinin aşağı inip diğerinin yukarı çıkması gerekirken her ikisi de yükseliyor.
.
Birbirinin geriliminden beslenen bir düzenek bu. Her iki kesimin de fena halde işine gelen bu durum artık fena halde sırıtan danışıklı bir dövüş. “Düşmanının düşmanı dostundur” sosyolojisinden ya da ortaya konulan “U” mıknatısın birbirine organik olarak bağlı ama farklı kutup etkisi oluşturan manyetik alanının çekme ve itme kuvvetinden yararlandırmayı amaçlayan bir kurgu.
.
Kurgu şimdilik saat gibi işliyor çünkü terazide iki göz var. Elindeki teraziyle milletin darasını çekenlerin terazisinin şirazesini kaydıracak bir alternatif göz –şimdilik-yok. Manyetik alanı etkisizleştirecek bir üçüncü ve asıl çekim alanı da yok.
.
DYP ile Anavatan’ın birleşme, bütünleşme (buna zamanlama, üslup ve kişi noktasında Susurluk şaibelisi Mehmet Ağar’a kesin bir itirazımız olmakla birlikte) veya seçim ittifakı kurma çalışmalarının akamete uğraması ve taraflardan birinin seçime girmemesiyle diğerinin de bu süreçten ağır yara alarak baraj altında kalma riskini [bu süreçte taraflardan "kim kime kazık attı, kim fedakarlık yaptı, kim taviz verdi, vermedi..." konusu ayrı bir tartışmanın gündemidir] hala taşıyor olmasındaki “hikmet” acaba bu “denge”nin eseri midir?
.
Sn Erkan Mumcu’nun şahsında Anavatan bu “denge”nin hesaplarına mı kurban seçilmiştir?
.
Sonuç ve an itibariyle iş bu çekme, itme kuvvetiyle kütleyi kitle yaparak kutuplaştıran manyetik alan -seçime iki kalaya kadar- kusursuz işlemektedir.
.
Elbette herkesin (kuşkusuz herkesin) bir hesabı olabilir. Ancak bütün bu hesapların üzerinde bir hesap vardır. Hesaba katılmayan ve bu türden hesapları sahiplerinin ayağına dolayan da işte bu hesaptır.
.
Amenna.
.

Erkan Mumcu: "Yabancı sermayeyle Türkiye'nin pazar olarak satın alınması tamamlanmadan AKP iktidarını kimse indiremez."

.

.
Sn. Erkan Mumcu'nun Anavatan Partisi internet sitesinde yer alan 22 Temmuz'a ilişkin "Bu seçim bir şey değiştirmeyecek" başlıklığı ve "Yabancı sermayeyle Türkiye'nin pazar olarak satın alınması tamamlanmadan AKP iktidarını kimse indiremez." spotunu içeren yorumu.
.
Peki, bu açıklama ümitsizlik mi, hayır ama önümüzdeki dönemde yapılmak istenenlere yönelik açık bir uyarı:
.
.
"Genel Başkanımız Erkan Mumcu, ''Bu seçim bir şey değiştirmeyecek. Yabancı sermayeyle Türkiye'nin pazar olarak satın alınması tamamlanmadan AKP iktidarını kimse indiremez'' dedi. Genel Başkanımız Erkan Mumcu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 23 Temmuz'da yapılacak seçimin ''Türkiye'nin demokrasinin önünü açacak, dengeleri değiştirecek bir seçim olamayacağını'' belirtti.
.
CHP'nin muhalefet tarzının, ''Türkiye'de sağ seçmeni bir kutuplaşma duygusuna ittiğini, mitingler ve cumhurbaşkanlığı seçiminin de bu kutuplaşma tutumunu derinleştirdiğini'' ifade eden Genel Başkanımız Erkan Mumcu, ''DP projesi işletilebilseydi, dengeleri değiştirecek bir sonuç almak mümkün olacaktı. Ama, bu seçimde değişen bir şey olmayacak. CHP, gücünü MHP ile paylaşacak ve 25 civarında da bağımsız üye Meclis'e girecek'' dedi.
.
Genel Başkanımız Erkan Mumcu, şunları kaydetti:
.
''Türkiye'de iktidarı ancak iktisat değiştirir. Türkiye'nin bankacılık sektöründe yabancı sermayeye açılabilir bir yüzde 40'lık pay daha var. Enerji özelleştirmeleri ve medyada yabancı sermayeye yönelik kısıtların kalkmasıyla Türkiye'ye girmesi beklenebilecek sermayenin 120 milyar dolardan az olmayacağını öngörüyorum. Bu da 4 yıllık cari açığın karşılanabileceği bir finansman yaratacaktır. Dolayısıyla küresel sistemden gelecek bir domino etkisi veya Orta Doğu'dan bulaşacak bir problem dışında yeni dönemde geride bıraktığımız 4 yıla göre değişen bir şey olmayacak. Değişen sadece gelir adaletsizliğinin derinleşmesi, Türkiye'nin üretim kapasitelerinin üretim daralması ve borçlanma düzeyinin artması olacak.
.
5 yıldır kemer sıkmaya alıştırılan Türk milleti, tasarruflarının kendine değil de başkalarına (yani sarmal şeklinde artan iç ve dış borç faizine, EMB) gitmesine itiraz edeceğe benzemiyor. Çünkü insanların bir kısmına Müslüman olmak bir kısmına da laik olmak yetiyor. Bu denge, ancak satacak bir şey kalmadığında bozulur. Ama, artık bu bir yıkım ve yeniden inşa (bu ifadelere lütfen dikkat, yıkım veya yeniden inşa, EMB) olacaktır. Böyle olmasın diye bir mücadele verdik. Ama bunun böyle olmasından yarar elde edenler galip geldiler. Bu seçim bir şey değiştirmeyecek. Bu 120 milyar dolarlık yabancı sermayeyle Türkiye'nin pazar olarak satın alınması tamamlanmadan AKP iktidarını kimse indiremez.
.
Benim için önemli olan sistem mekaniğinin değiştirilebilmiş olmasıydı. Cumhurbaşkanını halkın seçmesine ilişkin anayasa değişikliği bu yönde atılmış büyük bir adımdı. Ama Erdoğan'ın beyanlarından anlıyorum ki, sistemin esasına ilişkin hiçbir şey değişmeyecek.''
.
- Erkan Mumcu -
.
.
.

Söylese tesiri yok, sussa gönlü razı değil. Ne yapsın?..
.
.

“Milli İrade Sandığa Yansıyacak” (!) mış

.

Mağduriyet oyununu bihakkın (!) oynayan mağrurlar yandaş medya ve sair güçler eliyle sürekli “mağduriyet, demokrasi, halkın iradesi, cumhur, milletin kararı” gibi bütün nabızları yükselten bir şerbeti ve esasen pamuk şekerine sarılmış külçeyi servis ediyorlar. Buna çoktan teşne olan kimi zihinler de bu şekeri çiğneme zahmetinde bulunmadan yutuyor. Zaten pamuk şekerini verenler de çiğnensin istemiyor. Çiğnense pamuk şekerine sarılı demir külçe yutturulduğu anlaşılacak.
.
Peki, bu sözüm ona “demokrasi” ile “demokrasi düşmanları” arasındaki bir "rövanş" olacak; halk, iddia edildiği gibi kendi iradesinin mi yoksa gevelemek suretiyle söylenir gibi yapılan bir takım güçlerin iradesinin mi geçerli olacağına karar verecek deniliyor ve halka bu yollu ayar ve gaz veriliyor ya…
.
Genelkurmay’a rağmen bir takım alt kademe kişilerince bir oldu bittiye getirilerek [ki alınmak istenen sonucun tam tersine bir etkiye açık surette birincil derecedeki muhatabın işine yarayacağı tarih ve sosyoloji bilimi önünde sabit olduğu halde verilmiş olması dikkate değer değil midir?] verilip verilmediği konusunda şüphe bulunan -ki bunu tarih yazacaktır herhalde- bu e-muhtıra milli iradeye, demokrasiye, hukuka tam anlamıyla aykırı da, örneğin muhtıraya muhatap AKP üzerinden hareketle söylersek “sivil paşa” (!) RTE’nin mebus adaylarını tespit noktasında, değil tabana, teşkilata (milli irade var ya hani, demokrasi, önseçim, yoklama vs) parti yönetimine danışmasını, onlardan bilgi almasını; trioya / quatroya (“beraber yürüdük biz yollarda” nakaratının üçlü /dörtlü vokalistine) bile danışma gereği duymamasını [Şener’in üzerinin sorgusuz sualsiz, sessiz sedasız çizilmesini, "kardeşi" ve biricik "adayı" (kurbanı mı demeliydik) Gül’ün etrafını ve altını boşaltması, Arınç’ın ise zaten olmayan gücünün topraklanmasını ve partinin üçte birine yol verilmesini] milli irade, demokrasi ve hukukun neresine sığdıracağız?
.
E-muhtıra (asıl sebebi hala muammadır) yerken demokrasi var, milli irade var, cumhur var, halk var ama parti yönetirken, tüzük değiştirip krallık ilan ederken bunlar yok.
.
Şemdinli komplosunda (bunu da tarih yazacaktır) demokrasi, milli irade, halk kararı neredeydi?
.
Irak’ın işgaline ortak olmak için tezkere çıkarılırken, halkın ezici çoğunluğu Irak’ın işgaline karşıyken (% 90-95 oranında) milli irade yok muydu? O zaman niye milli iradeye uymadınız? Teskere, size rağmen reddedilince ("önümüzdeki ay memur maaşları nasıl ödeyeceğimizi bilmiyorum" diyecek kadar bir korkuyla adeta) sıtmaya tutulmuş gibiydiniz. O gün milletin iradesine dayanmak aklınıza gelmedi mi?
.
KKTC konusunda (Annan Planı ve tavizlere karşı) milli irade yok muydu? Ya da Lübnan'a asker gönderme konusunda... O zaman milli irade niye hatırlanmadı?
.
Soros paputçularından da (yandaş medyadan) cevap istiyoruz:
.
Mağduriyet yalanına ve propagandasına malzeme/meze olabilecek uygulamalarda hukuk, demokrasi arıyorsunuz da Tüpraş'ın % 14'nde neden hukuk aramıyorsunuz?
.
Soros demokrasisine (!) gelince milli irade var ama milletin bekasını ilgilendiren konularda milli irade yok, öyle mi?
.
Seçim ve Siyasi Partiler Kanunu'nun değiştirilmesi yanında sivil bir anayasa hazırlanması konusunda 5 yıl boyunca (Sn Erkan Mumcu'nun şartsız, pazarlıksız ve açık olarak grup desteğini almışken) kılını kıpırdatmayanlar, hangi sivillikten ve demokrasiden bahsediyorlar?
.
Milli iradeye, demokrasiye baştan sona aykırı seçim kanununu değiştirmek aklının ucundan geçmezken milli irade zaafa uğramıyor ama yalandan bir e-muhtıra alınca (tıpkı yalandan bir şiir okuyup mahkûm edilmesi ve bir anda kahraman (!) yapılması gibi) milli irade zaafa uğruyor, öyle mi?
.
Beytül Mal'i (devletin hazinesi, milletin malı) ona buna, içe dışa, ihaleli ihalesiz, değerli değersiz satıp savaren milli iradeye ne oldu? Milletin iradesini (ve devletin varlığını) ipotek altına alacak
.
Petrol Kanunu ve Vakıflar Kanunu'nu çıkarmak [iş bu kanunu beğenilmeyen ve meydanlarda ısrarla yuhlatılan (ki bizim kendisi hakkındaki fikrimiz ayrı tartışma konusudur) Cumhurbaşkanı Sezer reddetti] milli iradeye uyuyor mu idi?
.
% 34 oya karşılık % 65 temsil (!) varken milli irade neredeydi?
.
Sahi, yarım asır önce yapılmış Piyalepaşa Kur'an Kursu cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir yerlere (!) mesaj verme kurbanı olarak mahkemenin yürütmeyi durdurma kararına rağmen yıkılırken hukuk yoktu da, çöpün üzerindeki sinek misali sadece ve sadece basiretsizlik sebebiyle ele yüze bulaştırılan Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde mi vardı?
.
Sanki Abdullah Gül (kendisinin kurban seçildiği en azından kullanıldığı artık anlaşılmıştır) ya da bir başkası cumhurbaşkanı seçilince hayat toz pembe olacakmış ve örneğin yılda 200 milyar dolar (bölünüz 70 milyon) borç faizi (dikkat, borç anaparasına değil yalnızca faiz) ödemesine gitmeyecekmiş gibi... "Ey millet sizi gökkuşağının altından bile geçirecektik ama seçtirmediler..." Ne güzel, ne tatlı yalan ama ne tahvil ve tahsil edilebilir bir yalan.
.
376 dayatmasına gelince hukuk var ama Van Savcısı'nı sürerken (Şemdinli Komplosu elbette ayrı bir konu, tarih bunu yazacaktır.) hukuk yok.
.
Pamuk şekerine sarılı külçeden yalanınızı sevsinler sizin.
.
22 Temmuz gerçekten bir ayrımdır, bizce de bir dönüm noktasıdır.
.
Ya Soros demokrasisi, ya millet iradesi…
.

.
.

E-posta kutumuza düşen bir (JPG) mesaj...

.

.
.

"Aziz Milletimize Karşı İmani ve İnsani Bir Uyarı Görevi" başlığıyla ve "Bu yazı, herhangi bir siyasi parti kimliği olmayan, ülkesine ve aziz milletine karşı yalnızca imanî ve insanî uyarı görevini yapmak isteyen kişilerce çoğaltılıp dağıtılmaktadır." dipnotuyla yayımlanmış.
.
Bu göreve biz de katkı sağlayalım istedik.
.
.

Mumcu: Her şey sonunda 'gerçeğine geri dönecek'tir.

.

.
SAYIN ERKAN MUMCU’NUN HÜRRİYET GAZETESİ YAZARI EMİN ÇÖLAŞAN’IN 04 TEMMUZ 2007 TARİHİNDE KALEME ALDIĞI YAZIYA İLİŞKİN YAPTIKLARI AÇIKLAMA:
.
"Emin ÇÖLAŞAN
Hürriyet Gazetesi Yazarı
.
Sayın Çölaşan,
04 Temmuz 2007 tarihinde kaleme aldığınız “Bu bilmece çözülmeli” başlıklı yazınızla ilgili aşağıdaki açıklamayı yapmaya gerek duydum:
.
Sözünü ettiğiniz konuların ve iddiaların tüm ayrıntılarıyla açığa çıkarılması ve kamuoyunun aydınlatılması gereği hakkında hiç şüphe yoktur.
.
Hatırlarsanız muhataplarıma, bu meselenin kamuoyunun gözü önünde tartışılması ve kafalarda beliren soru işaretlerinin giderilmesi için 12 Haziran 2007 tarihinde bir çağrıda bulunmuştum.
Çağrımda; “…sürecin başlangıcından bugüne, bugünden geleceğe bütün ayrıntılarının konuşulabilmesi için sürecin ortağı iki tarafın kamuoyuna bilgi vermeleri, gerekiyorsa hesap vermeleri icap eder” demiştim.
.
Ancak bu çağrıma olumlu bir yanıt alamadım. Tek yönlü açıklamaların aydınlatıcı değil, iddia düzeyinde kalacağını da biliyorum. Zira bu süreçte, özellikle bazı basın yayın organlarında çıkan haber ve yorumların, ne kadar yanlı ve çarpıtmaya açık olduğu da ortaya çıkmıştır.
.
Bu nedenle, yazınızda yer verdiğiniz bir iddiaya şimdilik cevap vermek istiyorum:
Benim ‘DP ile bütünleşme sürecindeMelih Gökçek ile hiçbir görüşmem olmamıştır. Kendisinin konuyla ilgisine dair en azından benim cephemde bir bilgi yoktur. Melih Gökçek ile Cumhurbaşkanlığı seçimleri arifesinde, bir kez randevusuz bir biçimde görüşmem olmuştur. Bu görüşme, DP ile bütünleşme sürecinden bir ay önce Cumhurbaşkanlığı seçimi ile alakalı olarak evimde gerçekleşmiştir. Kendileri benden, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bağlayıcı bir karar almamam yönünde ricada bulunmuştur. Şimdilik, önemli bulduğum bu konuyla ilgili açıklama yapmakla yetiniyorum. Seçime kadar tek yönlü bir açıklama yapmayacağımı da bildirmek istiyorum.
.
Ama benim bu tavrım, meselenin ilgili başka kimseler tarafından tartışılmasına mani değildir. Konunun bütün yönleriyle açığa kavuşmasının; Türkiye’nin siyasi yapısı, bazı siyasi karakterleri ve siyasete müdahil olan çevrelerin amaçları ve siyaset üzerindeki kapasiteleri konusunda da çok aydınlatıcı olacağını umuyorum.
.
Bunu ummakla birlikte; bugünkü koşullar altında ilişkili ve ilgili tarafların “gerçekten yana” bir çabadan çok gerçekleri çarpıtmak ve örtmek yönlü gayretlerinin daha baskın çıkacağından da endişe duyuyorum.
.
Yine de gerçek gerçektir. Her şey sonunda “gerçeğine geri dönecek”tir." - Erkan Mumcu -
.
.
* * *
.
Sayın Mumcu'nun seçim sonrası açıklamalarını sabır ve ısrarla bekliyoruz. "Aslında ne oldu?" sorusunun cevabı en azından şartlanmamış ve inşaa edilmemiş zihinler açısından çok ama çok önemli?
.
Bu arada, adını -şimdilik- hatırlayamadığımız bir Anavatan Grup Başkan Vekili'nin medyaya yaptığı "adama günü gelir, sorarlar; partinden ve ilgili kurullardan habersiz kimle, ne konuştun" mealindeki kendince açıklamalara ne demeli bilmiyoruz?
.
Ayrıca, Sayın Erkan Mumcu'nun her türlü iftira, çarpıtma ve manipülasyona rağmen ve kamuoyunun bu konuya ilişkin yoğun bir açıklama beklentisine rağmen seçime kadar açıklama yapmama kararını da son derece ilkeli bulduğumuzu ve takdir ettiğimizi belirtelim. Eyvallah yani...

.

"Yandaş"lığın hakkını ver, hakkını!..

.


"Haber 7" namlı (Kanal 7 Grubu üyesi) haber portalı Sayın Erkan Mumcu için bir haber üfürmüş:
.
"Anavatan yasta, Mumcu yatta"


.
Bu haberle de "yandaş medya" olmanın hakkını vermiş.
.
Ve fakat merak edilen asıl şeyse, "Haber 7"nin bu "oh olsun, beter olun" hasetçiliği kokan tavrının altında yatan (aslında doğru ifade "bilinçaltı" ancak bu kadar kısa sürede de bilinçaltı oluşturulamaz ki) sebebin ne olduğu?
.
.
Hani kamuoyunda söz konusu derneğin ve ilgili kanalın yan şirketlerinin "gemi alması" olarak bilinen baskına da değinen konuşma:
.
"...Deniz Feneri isimli bir derneğe operasyon yapıldı, Almanya’da. Kanal 7 televizyonunun yöneticilerinin zimmetine buradan milyonlarca Avro’nun aktarıldığı hukuk dışı olarak aktarıldığı belgelendi. Memlekette tık çıkmıyor. Sanki bir tek ben mi biliyorum ey millet? Beni televizyondan izleyen insanlara da soruyorum, bir tek ben mi biliyorum? ... Milyarlarca doların medya gücü olduğunu, siyasi sermaye olduğunu bir tek ben mi biliyorum? Çoluğun çocuğun hakkının çalındığını bir tek ben mi biliyorum? Siz bilmiyor musunuz? Bir tek ben mi görüyorum bunları?..."
.
Haber 7, "yandaş medya" olmanın hakkını veriyor mu? Bizce de, doğrusu veriyor. Ama belki biraz daha çalışmalı. Bel altına, yumuşak (!) karına...
.
Durmak yok, böyle devam!
.

Emin Çölaşan da sormuş: "Aslında ne oldu?"


.
Emin Çölaşan'dan alıntı yapacağımız, onu zımnen de olsa referans göstereceğimiz kırk sene blog yazsak aklımıza gelmezdi. Ancak herkesin (bu alıntıda yer verilen isimler, yaşananlar, mekanlar ve yazılanlardan belki daha farklı olsa da) az çok bildiği, bilmese bile tahmin ettiği ya da hissettiği şeyleri yazmış veya birtakım şeyleri yazısında kendince biraraya getirmiş olması, bize bu alıntıyı vacip kıldı.
.
O halde biz de vecibeyi yerine getirelim ve Emin Çölaşan'ın bu yazısını vesile kılarak yeniden, tekrar ve ısrarla soralım:
.
Aslında ne oldu?
.
.
"Bu bilmece çözülmeli
.
Bu bilmece çözülmeli Sevgili okuyucularım, bugün size -seçim kargaşasında- üzerinde hiç durulmayan, ayrıntılarına ve perde arkasına hemen hiç girilmeyen, basında sadece yüzeysel olarak geçiştirilen bir olayı anımsatacağım. Karmaşık, çok yönlü bir olay. Araştırılması, irdelenmesi ve çözülmesi gerekiyor.
.
DYP-Anavatan birleşmesi... Ve nasıl başlayıp bittiği! Devreye kimlerin girdiği. Ortalıkta döndüğü iddia edilen çok büyük paralar. Para alanlar, verenler, dayak yiyenler! Ben bu renkli ve bilinmezlerle dolu olayın peşine biraz düştüm, çözemedim. Ne yazık ki daha fazla irdeleyecek zamana sahip değilim.
.
Gazeteci arkadaşlarımız bu işin üzerine giderse, ortaya çok ilginç araştırmalar, yazı dizileri, kitaplar çıkacaktır. Birleşme süreci geçtiğimiz nisan ayında gündeme gelmeye başladı ve haziran ayında birdenbire bitti! Ne oldu, nasıl oldu, bilen yok! Bilenler konuşmuyor, her kafadan bir ses çıkıyor.
.
DYP, Demokrat Parti oldu, Anavatan bitti, seçime giremiyor. Özellikle Mehmet Ağar, Erkan Mumcu ve yakın çevrelerinin mutlaka konuşması, olanları anlatması, hatta ikisinin medyada yüz yüze gelip tartışması gerekiyor. Bu işi kimler yatırdı, hangi bilinmez güçler devreye girdi? Neler oldu? Kaç para döndü? Kimler para aldı, kimler verdi, adaylık kavgasında yerler nasıl satıldı veya ikram edildi?
.
ATO Başkanı Sinan Aygün bu birleşme trafiğinin göbeğinde yer alıyordu. Çok şey yaşadı. Hüsranla sona erişi şöyle anlatıyor: "Bir şeyler oldu. Devreye CIA mı, MOSSAD mı, KGB mi, AKP mi, Rufailer mi girdi, ben anlayamadım. Hiç kimse de anlamadı. İş esrarengiz bir biçimde sona erdi."
.
Ortada çok soru var. Örneğin Mehmet Ağar günün birinde Esenboğa’da açıklama yaptı: "Bana haber geldi. Anavatan MKYK’sı birleşmeyi kabul etmemiş. Bu iş bitmiştir." Oysa Anavatan’ın MKYK’sında o gün böyle bir karar alınmamıştı. O halde Ağar’a bu haberi kim verdi? Ya da Ağar senaryo mu yazdı? Bilinmiyor!
.
Birleşme sürecinde bir gece Melih Gökçek, Erkan Mumcu’nun evine gitti. Gece yarısı başlayan görüşme, sabah saatlerine kadar sürdü. Baş başa görüştüler. O sırada evde Anavatan’ın üst düzey yetkilileri, milletvekilleri de vardı. Grup Başkanvekili Süleyman Sarıbaş, Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Erdemir ve ötekiler. Görüşmeye hiçbiri alınmadı.
.
Bazıları sonuna kadar bekledi, bazıları görüşme devam ederken gitti. Melih Gökçek’in gece yarısı Mumcu’nun evinde ne işi vardı? Baş başa ne konuştuklarını bilen yok! AKP mi devreye girmişti? Birleşmenin bozulması için kimler ne yapıyordu? Birleşme aşamasında yeni partinin adının Demokrat Parti olması öngörülmüştü. Melih Gökçek’in bir işçisi, İçişleri Bakanlığı’na başvurup boşta olan bu ismi kaptı. Ona bunu kim yaptırmıştı? Birkaç gün sonra başvurusunu kimin emriyle geri çekti? Arada neler oldu?
.
Bu süreçte birileri büyük vaatler, paralar aldı mı? Çantayla alınan paralar nereye gitti? Kimler listede üst sıra adaylık karşılığında para verdi? İşin içine mafya bile girmiş miydi? Kimler, kimlere nasıl kazık attı? Dikkat ediniz, o günlerde Meclis’te cumhurbaşkanlığı seçimi yapılıyordu. Gerek Anavatan ve gerekse DYP’li bazı milletvekilleri o süreçte kimlerle hangi ilişkileri kurdu? Listelere kimler, hangi maddi ve manevi ilişkilerle girdi? İstifalar, ihraçlar niçin birbirini izledi? Hangi müteahhitler, işadamları kesenin ağzını açtı? Bunların belgesi elbette yok... Çünkü bu işlerin belgesi olmuyor! Fakat olayların içinde yaşayanlar ciddi iddialarda bulunuyor.
.
Bu konuda gazeteci arkadaşlarımız tarafından yapılacak bir araştırma, ortaya çok ilginç bir tablo çıkaracak. Türk siyasetinde nasıl oyunlar ve dümenler döndüğünü, tezgáhlar kurulduğunu, yalanları, doğruları, beceriksizlikleri ve çirkin, yakışıksız pazarlıkları sergileyecek.
.
Çözmek zor olabilir. Bunu kısacık araştırmamda ben bile yaşadım. Dört kişi dışında benimle konuşan olmadı! Söz verenler gelmedi. Çoğu kaçtı. Bazısı en baştan, "Beni bağışlayın, bu konuda konuşamam, yaşadıklarımı anlatamam" dedi. Muhteşem, dört dörtlük bir konu karşımızda, deşilmeyi bekliyor. Yaklaşık üç aylık bir süreç incelendiğinde, ortaya inanılmaz bir tablo çıkacak. Bunları, beni bugüne kadar hemen hiç yanıltmayan gazetecilik bilgilerime, deneyim ve sezgilerime dayanarak söylüyorum.
.
Haydi gazeteciler, haydi araştırmacılar, iş başına! Bu bilmece çözülmeli. Son yılların en renkli siyaset konusu sizleri bekliyor."
- Emin Çölaşan -
.

.