.
Bu iddia, medyada kendine yer bulamasa ve dolayısıyla kamuoyunda ses getiremese de bir şekilde dile getirildi. Nitekim biz de bu iddiaya “(22 Temmuz’da) Millet iradesi sandığa yansıyacakmış” başlıklı yazımızda bir cümleyle de olsa değinmiştik. Bu iddiayı tekrar dile getiriyor ve dahi bunda ısrar ediyoruz:
.
“27 Nisan e-muhtırası “Genelkurmay’a rağmen” Genelkurmay tarafından verilmiştir.”
.
"Bu ne demek şimdi, bu ne saçma iddia" diyenler olabilir. Bu iddianın delili, belgesi elbette ibraz edilemez ancak bunu, tarihin günü gelince yazacağını da umuyoruz. Tabi bu iddianın perde arkasının tarihçe yazılma zamanına kadar “Tarihin sonu” gelmezse…
.
Çünkü bu “küçük ama sihirli dokunuş”un kimin işine yarayacağı açıkça bilinmesine hem sosyolojik olarak hem de tarihi tecrübeyle sabit olmasına rağmen yapılmış olması ilginç. E-muhtıranın kullandığı dilin üslup ve içerik olarak bu sihirli dokunuşun en önemli unsuru olduğu muhakkaktır.
.
Nitekim 59. Hükümet’in şahsında AKP’nin ortada değirmen taşı gibi duran olarca, yüzlerce hatasına (bu hatalardan birçoğunun Yüce Divanlık bile olabileceği ifade edilmesine) rağmen üç beş kız öğrencinin üstelik Mevlit Kandili (Kutlu Doğum Haftası) münasebetiyle düzenlenmiş müsamereye katılmasının ya da falan kasabadaki bir toplantı için cami yerine okulun tercih edilmiş olmasını muhtıranın sebebi ve mesnedi gibi göstermesi hem gerçeklerden çok uzak, gerçeklerden çok uzak olması sebebiyle hem komik ve hem de muhtırayı verenleri, muhtıranın muhataplarının şahsında milletin huzurunda zor durumda bırakması sebebiyle acemice… Muhtıranın hedefine AKP değil, Kutlu Doğum Haftası ve dolayısıyla bu milletin inancı konulmuştur.
.Üzerine Anayasa Mahkemesi’nin 367 zorlamasıyla hukuku kıracak kadar esnetmesi ve CHP’nin “fırsat bu fırsat” diyerek
milleti kamçılaya kamçılaya adeta AKP’nin kucağına zorla itmesini başka nasıl iz

ah edilebilir ki?
.
Bağcılar’daki bir okulda kız öğrencilerin namaz kılmalarının gizli kamera ile çekilip servis edilmesi AKP’ye hem icraat hem de dini duygular yönünden bir hayli mesafeli olan safın dışında kalmış “son” dindarları bile son kertede “yetti artık be” feryadıyla AKP’ye itmiştir. Kimi rütbelilerin seçilmişleri ve partilileri fırçalaması da bu saflaşmanın üzerine tüy dikmiştir.
.
Oysa ki bu ülkenin tek ve temel sorunu üç beş minik kızın müsameresi midir? Bir kasabada yeterince cami olmasına rağmen bir okulda dini içerikli toplantı yapılması mıdır? Ya da AKP’nin bu müsamerelerle (bu faalyetlerin doğru ya da yanlış olması ayrı bir tartışma konusu) muhtıra yiyecek kadar direkt ne gibi bir ilgisi olabilir?
.
Madem e-muhtıra “ülke elden gidiyor” gayretkeşliğiyle verildi, neden gerçeklerden ve "asıl gerekçelerden" çok uzak, millet için de sembol değeri yüksek kavramları ihtiva eden bir takım “olaylar” yeri ve tarihi ile zikredilmiştir?
.Örneğin T

SK’nın da çok iyi bildiği, bilmesi gerektiği üzere Annan Planı ve sonrası yaşanan süreçte KRK’nin Kıbrıs’ın tamamı adına AB’ye tam üye olarak alınması ve Türkiye’nin “
garantör devlet” hakkını kullanmaması, böylelikle KKTC’nin kaybedilerek oradaki Türk askerinin işgalci konuma düşürülmesi ve KRK’nın Türkiye tarafından resmen tanınma durumuna düşürülmesi daha az önemde bir gelişme midir?
.
“Sözde Ermeni Soykırımı”nı tanıyan, tanımakla kalmayıp “soykırım yoktur” diyenleri mahkûm eden ve bizim de bu yalanı tanımamız için dayatan AB ülkeleriyle ilişkilerimizi müthiş bir tırmanışa geçiren AKP’nin bu "onursuz" dış politika biçimi muhtıranın gündeminde kaçıncı sıradadır?
.
“Devletin Kırmızı Çizgileri” olarak bilinen ve “savaş ilanı” sayılan Kuzey Irak’ta bir (artık bahsedilirken “sözde” bile deme gereği duyulmuyor) Kürdistan’ın bırakınız kurulmayı, artık resmen bağımsızlığının ilanı aşamasına gelmiş olması mı ehemdir, üç beş kız öğrencinin namaz kılması mı ehemdir? “Kırmızı Çizgi”miz şeker pembesine mi dönüşmüştür?Ve ne zamandan beri dönmüştür?
.
Türkiye’nin yumurtadan süte, iğneden ipliğe kadar Kuzey Irak’ı beslemesi (semirtmesi) ve bu ülkenin Kuzey Irak yönetimi eliyle Kandil Dağı’na bile giden elektriğini Türk halkından dört kat daha ucuza satması daha mı az önemdedir?
.
Irak Kürdistan’ının değil her türlü alt ve üst yapısının, Merkez Bankası (dikkat Merkez Bankasını) ve Devlet Başkanlığı (Başbakanlık) binasının bile Türk müteahhidi, girişimcisi ve işçisi eliyle yapılıyor olması ne anlam ifade etmektedir?
. 
4 Temmuz 2003 günü tezkerenin reddine (!) misilleme olarak Süleymaniye'de Türk askerinin başına çuval geçirilmesine hükümetçe sessiz kalınması ya da 1 Mart tezkeresinin TBMM'ce reddine rağmen
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül imzalı "gizli" genelge ile İncirlik başta olmak üzere bütün liman ve havaalanlarının ABD'nin kullanımına açılması hangi irtica yaygarasıyla gözardı edilebilir?
.
“Diplomatik karşılıklılık” ilkesi gereği Başbakan RTE’nin Mesut Barzani ve diğer yerel yöneticilerle görüşmesi diplomatik olarak mümkün değilken “teröre son vermek için herkesle her şartta görüşürüm” demesi, 17 Aralık Zirvesi’nde yanına büyükelçi ve resmi tercüman almadan, dışişlerini de atlatarak iki danışmanının (C. Zapsu, E. Bağış) refakatinde hukuka aykırı biçimde görüşmeler yapması ve anlaşmalar imzalaması ne kadar önemsizdir?
.Bu ülkenin bankaları tek tek satılırken, Yunan Milli Bankası ve Yunan Milli Kilisesi bu

ülkede banka sahibi olurken, Yunanistan’ın Ziraat Bankası’na Atina’da şube açmasına bile izin vermemesi ve tüm stratejik kuruluşların “
babalar gibi” yabancılara satılması kim için ne anlam ifade etmekte ve yine kim için hangi önemi içermektedir?
.
Tüpraş’ın % 14’ü olmak üzere bir çok kurumun ihalesiz olarak değerinin çok altında birilerine takdim edilmesi e-muhtıranın hinterlandına girmemekte midir?
.
400 milyar $ olan milli gelirin (GSMH) yarısının (200 milyar $) borç faizi olarak ödenmesi “aç laiklik” ile “yoksul irtica” histerisinin neresine oturmaktadır?
.
Örnekler elbette çoğaltılabilir… Eğer bir muhtıra olacaksa ve illa gerekiyorsa bunlar muhtıranın asıl konusunu oluşturması gerekirken neden acemi bir dil ve üslupla milletin inancını sembol değer itibariyle taşıyan olaylar hedef seçilmiştir? Her zaman olduğu gibi “açılış” veya “mezuniyet konuşması” kıvamında genel geçer bir “irtica, laiklik” hassasiyeti neden gösterilmemiştir?
.
Şunu da belirtelim ki, bu yazının toplamından “27 Nisan Muhtırası öyle değil böyle olmalıydı” sonucunu çıkaracak algı düzeyinde bir kişi olduğunu zannetmediğimiz için “bakın aslında burada şunu söylemek istiyoruz” şeklinde bir savunma yapma gereği de duymuyoruz.
.
Hoş ister muhtıranın konusu olsun veya olmasın milletin bu ve benzeri hayati önemi son derece haiz konuları kaba tabirle “sallamadığı” seçim sonuçlarında açıkça belli olmuştur. Sn Mumcu'nun deyimiyle "milletin bir kısmına laik olmak, bir kısmına da Müslüman olmak yetmektedir."
.
Nitekim genel itibariyle millicilik parantezine alınabilecek (milliyetçi, ulusalcı, milli görüşçü, antiemperyalist, vatansever, kuvvacı vs…) kesimler bu seçimde yırtınırcasına rengi, tonu ve tarzı birbirinden farklı olmakla birlikte genel itibariyle benzer söylemlerle propaganda yapmış olmalarına rağmen, halkın bunlara kesinlikle itibar etmemesi neticesinde tasfiye edilmişlerdir.
.
Zaten Sn Erkan Mumcu da farklı yerlerde, farklı gündemleri olan konuşmalarında “
milletimiz, kendisi adına bile olsa neye muhalefet edildiğini anlamak istemiyor; muhalefetin, iktidarca yapılan iyi ya da kötü her şeye salt karşı çıkmak olduğu zannıyla muhalefete tepki gösteriyor; millet, vergileriyle oluşan gelirin nereye gittiğini de herhalde merak etmiyor” mealinde şeyler söyleyerek işin esasını özetlemişti.
.
Sonuç olarak bu e-muhtıranın AKP açısından bir “sihirli dokunuş” olduğunu yaşanan gelişmelere (daha doğrusu yaşanmayan gelişmelere) bakarak çıkartmak da herhalde mümkün.
.
27 Nisan muhtırası verildiğinde şu yönde yorumlar yapılmıştı: “Tamam muhtıranın AKP’nin işine fena halde yaradığı açık ancak bu iş burada kalmayacak. Seçim havasına girilince özellikle son on gün AKP hakkında toplumu derinden sarsacak ve AKP’yi çok zor durumda bırakacak, birçoğu yolsuzluk olan dosyalar patlatılacak. Kuzey Irak harekâtı, terör ve güvenlik üzerinden hükümet acze uğratılacak, olağanüstü hal ve belki savaş ilan edilerek seçime güçsüz girmesi sağlanacak veya seçimlerin iptal ettirilecek…”
.
Elbette bunların olması istenildiği için değil, olmadığı için dikkate değer bulunuyor. Çünkü muhtıra, verenlerin niyeti itibariyle salt olarak işe yaramıyor, ardından bir sürecin işletilmesi gerekiyorsa bu süreç işletilmediği gibi bir komplo teorisi olarak yine muhtıranın muhataplarının işine yarayacak şekilde toplum mühendisliği nevinden dalga dalga yayılıyorsa bu işte başka bir iş var mıdır?
. 
Ayrıca AKP’nin karşısına o oranda olmasa bile ciddi bir güç olması muhtemel ve millet için iyi veya kötü bir alternatif merkez olması niyetiyle başlatılan ANAVATAN – DYP birleşme, bütünleşme ve hatta birleşme olmaksızın son bir umut seçim ittifakının “
kim olduğu bilinmez bir el” tarafından akamete uğratılması,
ANAVATAN’ın seçime katılamaz duruma düşürülmesi,
DP’nin de iyice (hem demokrasi düşmanı propagandası, hem de birleşememe neticesi istifalarla) zayıflatılmak suretiyle seçime tüyleri yolunmuş bir biçimde sokularak (% 5’le)
tasfiye edilmesi nasıl izah edilebilir ki? .
Muhtıraya, siyasal krize ve tıkanmışlığa rağmen doların düşmesi (sanki bu düşüş, bu millet ve ekonomi için çok iyiymiş gibi) ve bugün son altı yılın en düşük seviyesine inmesi, borsanın (sanki borsada dönen paranın % 70-80’i yabancı sermayenin değil de halkın birikimiymiş gibi) rekor üstüne rekor kırması başka nasıl izah edilebilir ki?
.
27 Mayıs'a, 12 Mart'a 12Eylül'e ve en önemlisi 28 Şubat'a açıktan destek veren (veya kimisinde sessiz kalmak suretiyle örtülü destek veren) iç (medya, sermaye) ve özellikle dış güçlerin (AB, ABD) 27 Nisan'a tüm güçleriyle karşı çıkmasını salt "demokrasi" ve "istikrar"a olan imanlarıyla izah etmek mümkün müdür? Ya da bu "istikrar" kimin, neyin istikrarıdır? 27 Nisan'da canına okunan demokrasiyle 28 Şubat'taki aynı demokrasi değil midir? 9. Cumhurbaşkanı Demirel tarafından 291 imzaya rağmen (güvenoyu için 276 yeterli idi) başbakanlık verilmeyen kişi de (zamanın Başbakan Yardımcısı Sn Tansu Çiller) mağdur değil midir? (Azınlık hükümeti, Mesut Yılmaz'a kurdurulmuştur.) Bu halk, medya ve sermaye zamanın mağdurlarına neden - salt demokrasi için- sahip çıkmamıştır?
.
Bir anayasa kitabı fırlatmayla (!) tarihin en büyük krizini yaşayan (Sn Erkan Mumcu, hükümet üyesi olarak o günün canlı şahididir, merhum Ecevit’i açıklama yapmaması, yapacaksa da piyasaların kapanma saatini beklemesi yönünde uyarmıştır ancak sözü dinlenilmemiştir, vesselam) hassas ekonomimiz ve kırılgan borsamız bu ağır siyasi krizlere nasıl dayandı acaba? Bu millete “vay anasını, ne güzel ekonomi, ne güzel hükümet”; AKP’ye de “bakın ne sağlam ekonomimiz var, taş gibi” sözünü söyletebilmek için piyasaların üstüne çuval çuval dövizi kimler boca etmiştir?
. 
Hülasa, Başbakan RTE, 28 Şubat’ta “
Kubbeler miğferimiz, minareler süngümüz” şiirini okudu. Medrese-i Yusufiye (!) de arslanlar (!) gibi gidip altı ay yattı. O zamanlar yalnızca “bir kısım” olan merkez medya tarafından “
artık muhtar bile olamaz” denilerek tersinden bir gazla parti kurdurularak Başbakanlığa konduruldu.
.
Şimdi de yalandan bir e-muhtıra ile kendisine engel olacak bütün siyasi alternatifler, etkisizleştirilerek veya direkt tasfiye edilerek önü açılmış bir şekilde, rakibi de (CHP+MHP) kendisine çalışan iki kutuplu bir siyasi yapıyla 22 Temmuz’a girdi. 2002 – 2007 arasındaki icraat bilançosunun bütün aktif ve pasifleri üzerine muhtıra sayesinde kalın bir çizgi çizildi. Kendilerine % 46,6 oranında bir destekle ikinci bir 5 yıl daha verildi.
.Ve Türkiye hız

la ama güle oynaya, istikrar, milli irade ve demokrasi cilasıyla (türbülansa) uçuruma, yok olmaya ve artık son 5 yıldır açıkça söylenmekte, tartışılmakta beis görülmeyen bölünmeye doğru yuvarlanıyor.
Ne yazık ki, Türkiye yarışın, yok oluşun sonuna gelmiş; son düzlüğe yani son 10 yıllık sürecine girmiştir. Bunun muhtemelen 5 yılı da aziz halkımızın % 46,6 oranında “
durmak yok, yola devam” diyerek her şeye rağmen onay verdiği AKP ile devam edecektir.
.
Sn. Erkan Mumcu’nun 27 Nisan günü cumhurbaşkanlığı seçimleri 1. tur oylaması öncesinde yalnızca tarihe not düşme gayreti ve oylamaya girmeme sebebini izah için söylediği (bizce öyle, kimileri kıyamet sabahına değin kendisi için “demokrasi düşmanı, korktu, kaçtı, şunun bunun oyununa geldi” diyebilir, diyecektir, kendi hesabı için demelidir (!) de...) tüm televizyonlardan canlı olarak yayınlanan o sözü de uzay boşluğunda kaybolmuş mudur? Evet, kaybolmuştur.
.
Neydio söz:
.
“…Bu adamlara beytül mal emanet edilemez”
.
Aziz milletimiz, 28 Şubat'ın ve 27 Nisan'ın rövanşını 22 Temmuz'la almış olacağı zannıyla her şeye rağmen emanet edilir, diyor. Hayırlı ve hayırlısı olsun.
.