% 99’u Müslüman ama % 95’i ‘kaçak yapı’lı bir halkın reel politiği

.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
Türkiye’de kamu hukukuna, kul hukukuna ve esasen her ikisine de mugayir olarak “yapma, işgal etme, yaşama, kullanma izni olmadan yapılaşmanın oranı*” tam olarak % 60, İstanbul’da ise % 70, milli iradeye hepten saygılı muhafazakâr demokrasinin İstanbul’da en çok oy aldığı yerlerde ise % 95.

Türkiye’de kamu hukukuna, kul hukukuna ve esasen her ikisine de mugayir olarak “kullanma izni olmadan, ücreti ödenmeden tüketilen elektriğin oranı” % 22.5, en düşük olduğu yerde bile bu oran % 7. Doğu ve Güneydoğu’da ise % 90. (TRT’nin elektrikten aldığı % 1-2 küsuratlık payı için gök kubbeyi dar edenler, % 90 için de kıl oynatmak dilerler mi ki?)

Türkiye’de kamu hukukuna, kul hukukuna ve esasen her ikisine de mugayir olarak “kullanma izni olmadan, ücreti ödenmeden tüketilen suyun oranı” % 50, İstanbul’da bu oran 1995’te % 52 iken, şimdi % 29.

Türkiye’de kamu hukukuna, kul hukukuna ve esasen her ikisine de mugayir olarak “vergisini tam olarak ödemeyen mükelleflerin kayıt altındaki toplam mükelleflere oranı” % 63. Vergilerin yüksekliği vergi kaçırma için ne güzel mazerettir oysa verginin en düşük olduğu (yalnızca % 1 -yazıyla bir-) veraset ve intikal vergisi kaçak listesinde en yüksek oranla, % 91'le birinci sırada.

Türkiye’de kamu hukukuna, kul hukukuna ve esasen her ikisine de mugayir olarak “kayıt dışı ekonominin kayıtlı ekonomiye oranı” 2002’de % 66,2. 2005’te ise % 55. Bazı sektörlerde bu oran % 90.

Türkiye’de kamu hukukuna, kul hukukuna ve esasen her ikisine de mugayir olarak “kayıt dışı istihdamın kayıtlı istihdama oranı” % 40.

22 Temmuz’da bir “demokrasi şöleni” olarak seçim yapıldı. Sandığa gidenlerin yaptığı seçimin çetelesi şu şekilde tutuldu:

% 47’si milli iradeye hepten sahip çıkan muhafazakâr demokrat, % 20’si kazanımlara oldukça hassas ulusalcı cumhuriyetçi, % 14’ü “vatanına milletine Sakarya’sına” herkesten düşkün milliyetçi, % 5’i milli ve manevi değerlere zinhar saygılı merkez sağcı, % 5’i ekstrem uçtan emekçi newrozcu, % 2’si adil düzenden milli görüşçü, kalanı sağdan soldan, alttan üstten, yandan uçtan % 7 değerinde diğercisi…

Elbette bu kayıp, kaçak, göçek oranlarının seçim sonuçlarının çetelesindeki oranlarla olan izdüşümünü, bağını, paralelliğini, doğru ve ters orantısını bilemeyiz. Bilmek de istemeyiz. İlgilenmeyiz.

Tüm bunlar, uzaylıların eseri olmadığına göre bildiğimiz ve ilgilendiğimiz şudur:

Adına ister demokratlık densin ister muhafazakârlık, isterse cumhuriyetçilik, ulusalcılık, milliyetçilik, emekçilik, maneviyatçılık ve de irapta mahalli olmayan şuculuk, buculuk… Bu oranların, bunlara mensubiyet gösteren insanlara değil belki ama mesnedi ve menşei ne olursa olsun bu kavramlara yaraşmadığıdır.

En ilgisizinden bir soru, bir de not:

1. Konu kayıp, kaçak elektrikten açılmışken, elektriği, Kuzey Irak’a** bu ülke insanının kullandığı (kullandığının bedelini ödeyenler açısından tabi ki) fiyatın neredeyse yarı fiyatına ÖTV’siz hibe edenler, aynı elektriğin Kandil’de de kullanıldığını bilir mi? Peki, elektriği Kandil’in iki katı pahalı alan halk?
.
1. “Cumhur”un notları yukarıda belli. Peki, ismiyle müsemma göbek adı da “Cumhur” olan “Reis”in notları:

Felsefe: 6
Tarih: 5
Coğrafya: 5
Milli Güvenlik: 6

Yok, bu notlar Hariciye Vekâleti’ndeki değil, Kayseri Rüştiyesi'ndeki…
.
.
*Yer Verilen Rakam ve Oranlara İlişkin Kaynak:
Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, İlgili Kentin Belediye Başkanlığı ve İlgili Kurumu, Enerji Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve basına yansıyan resmi açıklamalardır.
**Kandil'e ucuz elektrik için Bkz: 13 Mart 2005 tarih 25754 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan yasa ve Kartet.
.

"Göbeğini kaşıyan bidon kafa" belli de, "Çomar" kim?

met.
Birbirini besleyen nefretlerle, yok saymalarla, küçük görmelerle, azınlık tahakkümü çoğunluk ekabiriyle, def ol gitle, ya sev ya terk etle, kendinden olanın kusurunu, olmayanın erdemini görmemekle, demokrasiyi -şimdilik- işine geldiği için kutsamakla, cumhuru kendi kalabalıkların sanmakla, hukuku, iradeyi, adaleti, izanı, insafı, anlayışı, saygıyı, toleransı, empatiyi, centilmenliği ve benzeri kavramları kendinde, kendi cephesinde, safında, iktidarında, partisinde, yandaşında, patronunda, medyasında, sütununda, aidiyetinde ve mensubiyetinde aramadan, sormadan, sorgulamadan, sorgulayamadan, bu sorgulamayı yapacak bir duygu kırıntısı dahi devşirmeden, devşirme gereği ve ihtiyacı duymadan bunu hep karşıda, karşının lugatinde aramak nasıl bir yanılgıdır ki, onu hep karşı taraftan beklemekle oradan oraya savrulan ülkede yaşıyoruz.
.
Haritalar üzerinde bölünmek ve bölünmemek üzerine varlık, yokluk mücadelesi yaparken, bırakınız kalben, ruhen ayrılmayı aslında atomlarına değin ayrılmış, "millet olma vasfını neredeyse yitirmiş" kalabalıklar halinde safımızda olmayandan kurtulmak, onu yok etmek, dalgayı bastırmak, pasifize etmek, oyun dışı bırakmak ve onu uçuruma yuvarlamak isterken uçuruma hep birlikte yuvarlanıyoruz.
.
Elbette "göbeğini kaşıyan adamlar", "bidon kafalılar", "oyunu satanlar" "kaba cahiller, sürüler", "yallah Arabistan'a" şeklindeki yafta, yakıştırma, hakaret ve aşağılamalar en azından demokrasi, medya etiği, kalem ve fikir namusundan yeterince nasip alamamışların ürünüdür. Her zaman ve mekanda kınanmalıdır, kabul ve bu tavrı ise şiddetle ret.
.
Ancak kabulu ve bu tavrı, kendi safından cephesinden karşı tarafa gelen eleştiri dozunu katmer katmer aşmış hakaret hatta küfürde de ona tevil ve tefsir aramaksızın toptan reddedişi, "bidon kafa"yı, "göbeğini kaşıyan adam"ı haklı olarak eleştirenlerin en azından bir kısmından beklemek de hangi fikir namusunun farz-ı kifayesidir?
.
% 47'yi hangi gerekçeyle olursa olsun yok saymak, küçümsemek ne hadde sığar ne hakka ama oranı ne olursa olsun 47'nin dışındakileri de (kişi bile olsa) "azgın azınlık" sınırını fersah fersah aşıp "Çomar" diyerek yaftalamak hangi had ve hakka sığar ki? Bu yaftayı yapanın adının önünde kocaman kocaman kısaltmalı, başka yaftalar olsa da...
.
Emin Çölaşan, Bekir Çoşkun, (şimdilerde buradaki isimlere giydiren yazılar yazsa da zaman zaman lümpen ve hamşo edebiyatıyla) Engin Ardıç, Yılmaz Özdil, Cüneyt Arcayürek, İlhan Selçuk, Tuncay Özkan ve türevlerinin yazı, üslup, tavır ve anlayışlarından kategorik olarak pek farkı olmayan (yok haksızlık yapmayalım bu, daha ağır ve hakaret kastını bile aşan üslubuyla (!) onlardan bir hayli farklı olan) mefkureden uzak kere uzak bu yazının "mefkure" ağırlıklı bir gazetede yayınlanabiliyor olmasını nasıl izah edebiliriz? Hem de yazının akademik dil (!) sosuna bulandırılmasına rağmen...
.
Yıllardır evrensel hukuk, üstün siyaset, insan hakları, ideal demokrasi gibi "ulvi konularda" ulvi yazılar yazan, bu ulvi değerlerden uzak olanları yine bu ulvi değerler üzerinden kritize eden, eşi "siyasette yeni" bu şanlı demokrat nasıl ve ne olmuştu da, bu denli tekinsiz kalem oynatmıştı, bilemeyiz tabi. Ancak eğitimin yalnızca cahilliği aldığı, profesörlüğü baki kıldığı aşikar değil midir?
.
Biz "Bidon kafa"yı, "Göbeğini kaşıyan adam"ı "yuh yuh"layan, ama "Çomar"ı "oh oh"layanları ya da tam tersini yapanları anlamakta gerçekten zorluk (!) çekiyor; mensubiyetini asabiyet kılmış bu tavra, bir reklamda kendisine hayat bulduğu üzere o sloganı hatırlatıyoruz:
.
"Yok aslında birbirimizden farkımız"
.
Bir de Büyük Yunus'un günümüzün değil ama bir teğet geçişle gönlümüzün ve gündemimizin çok çok uzağında kalan bir deyişini:
.
"Sen kendi'ne sanırsan ayruğa da onu san!"
.
.
.
[GÜNCELLEME]: "Çomar"dan 3 gün sonra "Yazarın hakaret hakkı var mı?" diye sormuş ve "ilkeli gazeteciliğin çerçevesini çizmiş" ilgili gazetenin yayın yönetmeni "Ayıp, ayıp; çok ayıp" başlıklı yazısında. Ama soru "Çomar"a değil, yine ve yalnızca "bidon kafa"ya, bir de "göbeğini kaşıyan adam"a...
.

Çölaşan neden "kovuldu", peki "Hacivat Karagöz neden öldürüldü"?

.

.
Emin Çölaşan niye kovuldu, bilmeyiz.

Kim, kimi (22 yıl boyunca) iddia edildiği gibi "maşa, tetikçi, yaftacı, iftiracı, baskı ve denge unsuru olarak kullandı" da, şimdi yeni dengeler gereği bu dengeyi boşa çıkardı, bilmeyiz.

Kimler, söz konusu yazar ahlaki ve mesleki olarak iyi veya kötüdür ayrı mevzuu, bu "maşa"nın özellikle son dönemde işine gelmeyen/yaramayan tavır ve yazılarından rahatsızlık (esasen nefret) duyma refleksinin etkisiyle "al gülüm ver gülüm demokrasisi" gereği "kovulmuş" olmasına; kovan kişiyi, kovulduğu kurumu onun ardındaki gücü, niyeti maksadı, hedefi de unutarak zil takıp tef çalmaktadır, onu da bilemeyiz.

Yahu, binyıl kadim 28 Şubat'ın meşhur "bir kısım medya"sı ile 28 Şubat'ın sözde mağdurlarının yolları (en azından bu "kovulma" olayında da tekrar kere görüldüğü üzere) ne zaman kesişti de birbirlerini "tasdik" ve "takdir" eder oldular, onu hiç bilmeyiz. 15 gündür şehrine su veremeyen muarızın buna rağmen bu kovulmadan "bayrakları yarıya indirecek kadar" niçin keyiflenebildiğini de?

Herhalde 28 Şubat'a nazire olsun için "7.4 yetmedi mi" diyen maksadını aşkın ve şaşkın başörtüsü eylemcilerine -afedersiniz- "budaklı odun"u layık gören o devrin ve bir önceki devrin kudretli kalemi, zamane muktedirliğini icra eden zevatın en azından geleneksel tabanlarına yapılmış olan bu "budaklı odun" ikramına rağmen, hiçbir şey olmamış gibi bir anda başlayan bu, aradan su sızmaz kankası olmaklığını ne zaman terketmiştir? Kudretli patronun, bu kudretli kalemi amiral gemisinden indirmekliği ile bu kankalığın azalarak bitişi arasında zamansal izdüşüm vaki midir? Yoksa bindiği ikinci gemiye devletlülerce el konularak -cem uzanmayanlarınkinde olduğu gibi- yağma hasan böreği yapılacak olmasından sonra mıdır? İnanın onu da bilmeyiz, biz?

Biz...

Biz, tef çalarız, zil takarız, kına çalarız, bazen de kına yakarız.
Çamur atarız, çamur satarız, çamurda yatarız.
Bir kısım medya diye önce yafta yaparız.
Sonra bir kısımla hısım olur, yandaş medya kurarız.
Tezgahımıza yandaş olmayanlara yafta çakarız.
Düşman da yaparız, azgın azınlık da sayarız.
Muhalifliğin rantıma, yağmaya diyemem de zinhar;
Seni demokrasiye düşman, karşıya hedef yaparız.
Demokrasi, bizim hakkımızı koruyorsa bakarız.
Millet ve iradesi tezgahıma torna oluyorsa sayarız.
Çanakçı, ihaleci, şantajcı medya diye ayar tutarız.
Limanı, sekayı, kanalı, kalanı alır;
Özelleştirme diye bakmaz hemen yutarız.
Kimin eli cebimde, benim elim cebinde bilir, tutarız.
Kim güçlüyse bakmaz alkışla dümen kırarız;
Güç bizde artık istersek ona bile kafa tutarız.
İstediğimizi nasıl olsa alır, istemediğimizi derhal atarız.
Secde eder yatarız, bize de eden var mı döner ona bakarız
"Mağrur"u "mağdur" yapar, araya harf katarız.
Değil fabrika, arsa, liman, beytül mal; fikiri, namusu, haysiyeti satarız...
.
Mevzuu daha da uzatacak değiliz.
.
"Emin Çölaşan neden kovuldu?" sorusunun cevabı ve aslında "bu ülke"de neler oluyor sorusunun cevabı, filmi de yapılmış olan "Hacivat Karagöz neden öldürüldü?" sorusunun cevabındadır.
.
Siyaset, bürokrasi, iktidar, iktidara ortak olan ve etki eden güçler, imtiyazlılar, muktedirin ve dolayısıyla iktidarın ortağı kadın, diplomasi, siyasi komplo, iç çekişme, kitle psikolojisi, halk (halka), siyaset- cemiyet-cemaat ilişkisi, medya (mizah), aydın, gibi daha bir çok unsur bundan 700 yıl öncesini bir biçimde anlatan filmde konu edinmiş. O kadar ki bugünden hiçbir farkı yoktur. Özellikle son 4 ayımızın...
.
Bu filmi izleme imkanınız var ise mutlaka izleyiniz, yok ise de bir şekilde imkan oluşturunuz. Emin olunuz ki izleyince "Emin Çölaşan neden kovuldu?" sorusunun cevabından çok daha fazlasını bulacaksınız...
.
Ha bir de menşei, mesnedi ne olursa olsun bizce yalnızca "fikir namusu" ve "aydın sorumluluğu" ile yazan nadir ve (belki) -bizce- tek kalem olan Umur Talu'nun da [ki o da kovulursa emin olunuz binlerce kez örneklendiği üzere ona da "e, dilini tutsaydın sen de, alemin enayisi sen misin, sana mı düştü bunlar be adam, denilecektir" -tıpkı bize denildiği ve yine arkadaşlarımız tarafından, işten usulca el çektirilen arkadaşlarımıza söylendiği gibi-] bu konuyla ilgili son üç yazısı mutlaka filmin üzerine okunmalıdır ki (elbette tüm yazıları) cila olsun.
.
Yazıları okumak için:
.
.
.
Elbette, birileri buradan kendince bir sonuca ulaşarak "ne alakası var, Çölaşanı'ın kovulmasıyla muktedirin, şunun bunun, öyle olsaydı Özdil'i almazlardı" diyebilir; bunu da kuvvetli delil diye sunabilir.
.
Olabilir. Bu konuda daha fazla kelam da etmeyiz. Esasen konumuz da bunlar değil zaten. Bu yazı, bir Emin Çölaşan savunması değildir. Başlıktan hareketle Emin Çölaşan ile Hacivat, Karagöz karşılaştırması hiç değildir. Çünkü bu yazının ne öznesi ne de nesnesi Çölaşan ve Özdil'dir. Zaten, Emin Çölaşan da "her türlü ranta" çomak sokan fikir namusu, aydın sorumluluğu yüzünden kovulmuş; Özdil de aynı gerekçe ile transfer edilmiş değilir.
.
Ha, başta Emin Çölaşan olmak üzere "hakkı teslim edilecek adam" varsa da ederiz, bundan da gocunmayız. Engin Ardıç gibi halka her gün hakaret edip (ki bizce bunun bir mahzuru yok, yazı ve üslubunu müteakipleri bilir) daha bir kaç ay önce üslubunu övdüğü Özdil, kendi üslubuna yakın bir tonda vatandaşa "bidon kafa" dedi diye, kendince ayar yazısı yazıp aynı "halkın dalkavukluğunu" da yapmayız. Ardıç'ın daha önce kendilerine defalarca giydirdiği yazıları unutup bunu haber sitemizde manşet (alıntı haber) yapmayız, bu bidon yazısı üzerine derin tahlilli köşe yazıları yazmayız, sinekten yağ çıkaran (!) bu yazıları "Engin Ardıç, Yılmaz Özdil'e güzel geçirmiş" 'subjeckt'iyle sağa sola e-posta olarak atmayız.
.
Nitekim birilerinin, zamane demokratlığı (!) yapma gayreti gereği militer güçlere giydirmesinin dayanılmaz hafifliği ile başka birilerinin muktedirden gelen baskıya, tahakküme karşı koyma ve muhaliflik gayretiyle başka tahakkümleri es geçerek yalnızca muktedire giydirebilmesinin dayanılmaz hafifliği arasında esasen hiçbir fark yoktur.
.
Bu yazıyı da bir hakkı teslim için -söz konusu filmde de geçen- Yunus Emre'nin şiirinden bir mısra ile bitiririz.
.
"Sen kendi'ne sanırsan ayruğa da onu san..."
.

Sn Mumcu SKY TÜRK'te "Aykırı Sorular"ı cevapladı

.
.
Sayın Erkan Mumcu’nun 08 Ağustos 2007 Tarihli SKY Türk TV’de ‘Aykırı Sorular’ programında yaptığı konuşmanın tam deşifre metnini bu linkten okuyabilirsiniz.
.
Sn Mumcu, bu programda merkez sağdaki birleşme/bütünleşme girişimlerinin akamete uğramasıyla ilgili olarak "aslında ne oldu" sorusunun cevabını kendi bildikleri, gördükleri, yaşadıkları ekseninde gayet açık bir dille veriyor ancak "niçin oldu" sorusunun cevabı -maalesef- havada kalıyor. "Niçin oldu"nun daha doğrusu "niçin olmadı"nın cevabı da zaten Sn Mumcu'da değil, Ağar ve ilgili taraflarda aranmalıdır.
.

Bu ‘kıyamet’i tek şey durdurabilir: İçinde ormanı gizleyen tohum!

.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
SUSUZLUK, YAĞMURSUZLUK, AĞAÇSIZLIK, ORMANSIZLIK BİRAZ DA CÜZİ İRADEYİ VE KÜLLİ İDAREYİ HEPTEN UNUTUP KADER ZANNIYLA YANILGISINI YAŞADIĞIMIZ AHVALİMİZ ÜZERİNE…
.
Efsane’ midir, değil midir, bilmiyorum. İlkokul sıralarından kalma bir bilgi kırıntısının bize ‘Hayat Bilgisi’ dersinde şunları söylediğini hatırlıyorum: “Bu ülke, bir baştan bir uca ormanlarla kaplıydı. Hatta (aynen ifade) Hakkâri’deki sincap Edirne’ye kadar ağacın tepesinden inmeden gidebilirdi. Ancak zamanla ormanlar yok edildi…”
.
Ormanları yok eden sebepler sayıldığında önem/etki sırasına göre ortalarda bile olsa keçilere de yer verildiğini görürdük kitaplarda. “Vay inatçı keçiler, hain keçiler, orman düşmanı keçiler” diye geçirmek çocuk aklının yapacağı ilk şeydi. Belki de “günah keçisi” deyimi, bizim çocuk aklımızla ormanlarının yok edilmesinin sorumluluğunu o “kemirgen keçilere” yüklememizden neşet etmişti. Kim bilir?
.
Ancak yıllar yıllar sonra, o keçilerin aslında -fıtratı gereği- masum olduğu ve fakat kainatta fıtratının tam da ters istikametinde giden ilk, tek, yegane, biricik varlığın “insan” olduğunu öğrenip idrak ettiğimde keçilere ne kadar -büyük bir- özür borcum olduğunu da anlamıştım.
.
Demek ki Yaratan ekolojik zinciri “başkasına muhtaçlık” gereği varlıkları birbirlerine râm ederek var kılmasına rağmen bu zincirin bir halkası olan keçiler, alt katman zincirindeki ağaçları yemek, kemirmek suretiyle bitir-e-miyordu. Yine yıllar sonra öğrendik ki, ağaçlandırılan alanlardaki fidancıkları irade ve idaresindeki sürüye istila ettirmek suretiyle yok edenler iki ayaklılardı, keçiler değil.
.
Diyelim ki bu “baştan uca ormandı” bir efsane, bir yalan ya da bir avunma, bir özür, bir itiraftı. Her neyse işte? Peki bu bir baştan bir uca ormandan bir tek dal, bir tek çöp, bir tek yaprak da mı kalmadı bu mirastan Anadolu’nun yoz ve boz kırlarına?
.
Diyelim ki bu bir baştan bir uca olan ormanı (efsanesini) tevarüs edenler, mirasa sahip çıkmayıp emanete riayet etmediler. Olabilir, peki onlardan bu bozkırları, bu çölleri (artık bozkır değil Anadolu, çöl) tevarüs edenler niye bir tek dal olsun yeşertmediler?
.
Diyelim ki Allah bu topraklara ‘cimri’ (!) davrandı. Bir güzel mazeret beyanı (!) olarak “bu toprakları işte böyle bozkır var etti.
.
Diyelim ki aynı cimriliği (!) Jerussalem’e de yaptı. Hatta orayı bozkır değil, çöl yaptı. Ama gel gör ki, Jerussalem ve (Sina Çölü'nün de komşusu olan) ilgili diyar çöl olmaklığı bırakıp bir İrem oldu. Acaba Jerussalem ahalisinin çöle çıkarak ettiği "halden uzak sözde kalmış yağmur duası"yla mı?
.
Diyelim ki orada siyasi irade, devlet politikası, halk dayanışması, şusu busu vardı. Onlar da bunu -yalnızca çalıştıkları için- bihakkın başardı. .

Diyelim ki bu topraklarda onların hiçbiri yok. Siyasi irade de yok, buna yönelik bir devlet politikası da, toplumu harekete geçirecek bir mefkure de…
.
Diyelim ki yok yok, yok… Evet bunların hiçbiri gerçekten yok. Ancak “mumla arasak” bulunmaz bir Allah kulu da mı yok bu ülkede! Çünkü 75 milyon nüfus çarpı yılda bir ağaç (yani tohum, yani fidan, yani ağaca dönüşecek bir adet çaba...) 75 milyon, çarpı iki 145 milyon, çarpı üç 225 milyon eder...
.
Örneğin herhangi bir şehirden (yönden) Konya’ya gitmek istersin de, o uçsuz bucaksız, bitmez tükenmez gibi gelen Konya bozkırını (çölü) geçmek zorunda kalırsın. Her seferinde görmekten bizar eden, ruhu acıtan bir elem verir bu bozkır insana. Bırakınız ağacı, yeşillik namına bir çalı bile yoktur. Ama kasabaları, köyleri görürsün o uzun bozkır içinde; bozkırdan daha boz, damları toprak evleri...
.
Köy olduğuna, ev olduğuna, dam olduğuna göre hayat var, hayat olduğuna göre -az veya çok- su var diye düşünürsün. Su vardır ama ağaç yoktur. Mahcup minareli camileri de vardır bu köylerin. Mahcuptur, çünkü Anadolu da minare; söğüt ve kavak ağaçlarının arasından sivrilerek gösterir kendini. Minareler çıplaklığından mahçuptur zahir. Su var, ağaç yok; minare var, ağaç yok; abdest suyu var, abdest suyunun akacağı ağaç dibi yok; insan var, gölgesi var, gölgeliği yok…
.
Bu yoklar üzerine kurulu bir hayat, yokluğu artık geçmiş varlığı tehdit eder duruma gelmiştir. İşte nüfusun neredeyse üçte birinin yığıldığı büyük köykentler. Köyünden şehre, şehrinden daha büyük şehre çıkıp gelen yığınlara “haydi geri gidiyorsunuz, köye dönüş projesi yaptık” da diyemezsiniz. Çünkü mahcup minareli kasabalarda da su yoktur, ekmek yoktur, verim yoktur, tarım yoktur, hayvan yoktur, cılık hiç yoktur. Ve o zamanlar 3-5 metreden çıkan taban suyu, şimdilerde yüzlerce metrenin altına çoktan inmiştir oralarda.
.
Var olanlar da ya yanıyor, yakılıyor, yağmalanıyor ya steril hayatlara golf sahası, yazlık veya imtiyazlı otel; olmadı alternatif yaşam modelinin korunaklı sitesi ya da gecenkondu tarlası oluyor; hiçbir şey olmazsa bile bu yağmaya 2B oluyor... Diğer var olanlar da zeytinlikleri, fidanlıkları, bağları, bahçeleri sökerek, bozarak kat karşılığı arsa hayali kuruyorlar kendince haklı olarak. Varını yok edip, yokunu var etmek için. İstiyor ki onu yok edip karşılığında bir (var) ev alsın, bir de otomobil ama zeytinlikten bozma apartmanda sıkıldığında bir gölgelikte piknik yapmayı da istiyor, kendi varını -gölgeliğini-, yokunu var etmek için yok ettiği halde...
.
Piknik demişken... Anadolu şehirlisinin tek hafta sonu eğlencesidir piknik. Deresi çoktan kurumuş bir küçük vadi de üç beş ağaççık vardır yaz sıcağına direnen ya da bir çoban çeşmesi kenarında, kabuğu, dibinde yakılan piknik ateşinden yer yer yanmış yalnızca bir söğüt ağacı... İri gölgesi en az üç kalabalık aileyi barındırır. Ama o da kolunun budunun, budağının bir sonraki gelişte kurumuş şekilde daha kolay yakılabilmesi için kırılmasıyla küçülür de küçülür. Hiç kimse ondan bir sürgün, çelik alıp da toprağa dikmeyi düşünmez ki ağaç olsun, gölge olsun, vaha olsun, küme olsun, koru olsun. Çeşmenin suyu akıyor, piknikçiler bakıyorken...
.
Söğüt ve kavak ağacına mahkum koskoca Anadolu ülkesi. Hoş, keşke Anadolu’nun her yeri bu iki ağaçla dolu olsa ya… Suya mahkum bu ağaçlarla ağaçsızlığa mahkum olmuş Anadolu. Bu çok garip bir çelişki olmalı. Kendisini geometrik artışla çoğaltabilen tohumlu -suya muhtaç olan veya olmayan- orman ağaçları varken susuz bir coğrafyada suya muhtaç ve üstelik tohumsuz ağaçlar…
.
Şimdi denilebilir ki, siyasi içeriği olan ve siyasi bir kişiye ithaf edilen bir blog da bu konunun işi ve ilişiği ne?
.
İşte tam da zurnanın artık susmadığı yer burasıdır. Hani siyasetin varlığını sağlıklı sürdürmesi için oturduğu bir zemin gerekiyor ya, o zemin de “ilkeler, yaslanılan değerler, açıklık, dürüstlük, istikamet…” gibi soyut kavramlarla izah ediliyor ya, artık o zemin soyuttan somuta doğru gerçekten dönmüş durumdadır. Siyasetçinin de, makam ve mevkii sahibinin de yöneticinin de ve yönetilenin de zemini gerçek anlamda yavaş yavaş kaymakta, kaybolmaktadır.
.
Bir karış toprağın kaybedilmesine” rıza gösterilmemesi hem siyasi duruş hem vatanperverlik hem de milli bütünlük itibariyle övgüye değer bir gösterge olarak sunulurken ya da “bir çakıl taşı”nın sınırın beri yanında olması veya olmaması savaş nedeni sayılırken erozyon, çölleşme, yanlış tarım, orman yangını ve yağması, ağaçlandırmama gibi etkenler nedeniyle “Kıbrıs adası büyüklüğünde toprakkaybının (ve dolayısıyla sınırın öte yanına geçişinin) üstelik her yıl artan miktarda yaşanıyor olması gözlerden, gönüllerden ve gündemlerden ne kadar da uzaktır.
.
Yani artık birileri çöl olan toprağıyla, biten tarımı ve hayvancılığıyla açlığa mahkum bir ülkede mi siyaset yapacağına, birilerinin de -ki onlar geniş halk kesimidir- çölleşmiş, aç, fakir, susuz, topraksız bir ülkenin yönetileni mi olmak istediğine karar verme zamanı çoktan gelmiştir. "Türkiye çöl olmasın" ilanlarının "tatlı su çevreciliği" olmadığı bir uzak tehlike olmaktan çıktığı, hayatın (ülkenin, başkentin) tam da merkezine yerleştiği görülmüş; ve dahi yumurtanın ucu kapı eşiğini geçmiştir.
.
Çünkü toprağı, tarımı, suyu kalmamış, çölleşmiş bir ülkede iktidar olmanın da iktidar kalmanın da bir anlamı değeri yoktur. Yaz sıcağında kömür dağıtabiliyor ama su dağıtamıyorsanız, süslü cilalı (!) hiç bir icraatın kıymet-i harbiyesi aranmaz. Issız adada hazine sandığının bir kıymetinin olmaması gibi.
.
Ancak yine de endişeye hiç mahal yoktur, nasıl olsa pıtırak misali çoğalan grossmarketler her türlü ihtiyacımızı -un, ekmek dahil- dışarıdan getirebilirler. Nasıl olsa lojistik süper, dağıtım o biçim, üretime karışmayız ancak tüketim şahane...
.
İşte başkentin yerel iktidar ve riyaset sahibi kişisinin kesintiyi iki günden üç güne, patlama oldu beş güne çıkarmak suretiyle içinde bulunduğu -esasen başkentlinin de bu halden münezzeh olmadığı- durum. Şuan bir çaresizlik içinde ve görünürde buna yönelik köklü bir çözüm yok.
.
Pardon var, haksızlık etmeyelim. Evet, bulunan en pratik çözüm şu:
.
Sivas, Kayseri, Nevşehir, Kırşehir, Kırıkkale’nin ve daha bir sürü yerin şu veya bu şekilde içinden, yanından, yakınından geçerken atık su altyapısı itibariyle bağlı olduğu; tüm şehir, kasaba ve köylerin -afedersiniz- boklu, deterjanlı kanalizasyon suyunun aktığı, bulaştığı Kızılırmak’ı başkentlilere içirmek
.
'94 yerel seçimlerinde yerel iktidarı çoğunlukla alan şimdiki iktidar sahipleri, o dönemde de benzeri şekilde görülen su sıkıntısıyla ilgili olarak bir önceki döneme nazire yaparcasına “ne bombası, ne fişeği, ne uçağı, biz yağmur için sadece dua ederiz, biz geldik bereket de geldi” şeklindeki kerameti kendilerinde bulan sözlerini hatırlıyorlar mı acaba?
.
"Yahu, bozkır da ağaç yok, orman yok, erozyon var, susuzluk var tamam ama Altı (6) tarafı denizlerle iki tarafı ormanlarla, her tarafı da kaçak yapılarla (steril ve lüküs villalar dahil) çevrili bir şehrin su sıkıntısı yaşamasına ne demeli, bu nasıl izah edilir" denilirse diyecek bir şey bulabilir (!) miyiz?
.
Kimseyi (toplumu, toplamı) yaftalamak istemeyiz elbette ancak ömründe bir tek ağaç bile dikmemişken başta su olmak üzere her türlü kaynağı (zaman, emek, ekmek...) zişuur israf edenler yağmur duasına çıkıncahal’den kesik yalnızca ‘kâl’de kalan bu duadan ne umuyorlar da“amin” diyorlar?
.
Din bilginleri daha iyisini, doğrusunu bilir elbette ancak “duaya icabetin şartlarını yerine getirmek” herhalde “dua etmek”ten sebep sonuç ilişkisi içinde daha öncelikli olsa gerektir. Altı tarafın denizle çevrili olsa da, olmasa da...
.
Vatanımda sular akar başıboş;
Herkes birbirini kakar, başıboş.
Bozkırlardan topal bir tren geçer;
Çocuk, merkep, öküz bakar, başıboş.
Yanmaz da yürekler, ateşe atsan!
Bir kibrit bir orman yakar, başıboş.
.
.
Hülasa, bu kıyameti, bu gidişi “halden kesik dua” değil, "içinde ormanı gizleyen tohum" durdurabilir.
.
Tabi, 'her şey için artık çok geç' değilse!
.

Ne oldu “Adayım, kardeşim Abdullah Gül”?

.
Son yıllarda yapılmış en iyi Türk (hiciv) filmi olan “Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?” adlı sinema filminde -daha çok vardır da- çok güzel bir replik vardır. Kadı Pervane’nin Eşrefoğlu Beyi Süleyman’a yaptığı oyunun ve onun adına Tatar Valisi Demirtaş’a yazdığı mektubun Bursa’da ifşa olmasından sonra yaptığı savunma tam da seçim öncesi ve sonrası yaşadığımız bu süreci/durumu izah eder niteliktedir:
.
Bir bey feda iddük amma bir memleket kurtarduk!
.
367 dayatmasının seçimin önünde dağ gibi durduğu aylar öncesinden görüldüğü halde seçilemeyeceği bile bile üstelik de hiç kimseyle uzlaşma, anlaşma, pazarlık, görüşme, fikir alışverişi, destek arayışı yapmadan (burada uzlaşmadan, destek arayışından kasıt Anavatan lideri Sn Erkan Mumcu’nun milletin, demokrasinin, milli iradenin ve geleceğin lehine olacak nitelikte anayasa ve ilgili değişikleri yapmaları karşılığında başka hiçbir şart öne sürmeden destek vereceğini kamuoyu önünde defalarca açıklamasıdır) 367 dayatmasının ve bunun paralelindeki dayatmaların bu -açık- destekle aşılacak olmasına rağmen “ekâbir” bir tavırla cevap verme tenezzülünde (!) bile bulunmamaları, yetmiyormuş gibi “seçtirmeyiz” dayatmasının panzehiri (!) olarak (inadına) “seçeceğiz” dayatmasını yapmaları neyin oyunudur?
.
Seçilemeyeceğini bile bile -son gün açıklanan- bir aday dayattık, seçilmemesi için de ketumluk adına elimizden ne gelirse yaptık, şartsız destek açıklamalarını görmezden geldik, e-muhtıra ve paralelindeki gelişmelerin oluşması için azami çaba gösterdik, kimseye görüşmedik “seçeceksiniz bunu” dedik, muhtıra da yedik, anayasa mahkemesinin hukuk esnetmesini de gördük, yakın tarihin gördüğü en büyük mağrur iken mağdurları oynadık, yani yalandan bir cumhurbaşkanlığı feda ettik (!) ama bir seçim, bir beş yıl, güçlü (!) bir iktidar (!) ve % 46,6 ile tazenlenmiş ezici bir güç kazandık.” mı denilmektedir?
.
Kadı Pervane misali Sernazır Erdoğan da “bu oyunu” “bir aday feda ettik iktidarı kurtardık” diyebilmek ve bu sonucu almak için oynadıysa -ki görüntü öyle- bu çok kötü bir oyun. Rejisi de kötü, sahnesi de, figüranlarına kadar oyuncuları da…
.
Oyun, Sernazır Erdoğan’ın ayağına dolanmış gözüküyor. Hem de çok kötü. Yukarı tüküremez, aşağı tüküremez, seçimde mağdur adayıyla birlikte ‘milli irade, cumhur, halk’ diye diye "süslü nutuklar" atıp seçim kotaran "seçtirmediler" sözünü -şimdi Gül'ü pek destekler görünmese de- inkar da edemez.
.
Abdullah Gül o kadar değil belki ama ‘Abdullah Gülcüler’, ‘Antitayyipçiler’ çok fena bastırıyor. Hele de Abdullah Gül’ü çekip çeviren, yeni dönem adaylık sürecinde Gül'e zaten ve artık sıcak bakmadığı iyiyce anlaşılan Erdoğan’ı da -şimdilik belli etmese bile- pek hatta hiç sevmeyen Kayseri ekibi.
.
Sabık TBMM Başkanı Bülent Arınç, artık vakti geldiğini düşünerek oyunu locadan izlemek yerine sahneye inmeyi tercih etti. Hem hükümetin hem de partinin tam ortasına yerleşecek gibi gözüküyor. RTE’yle birçok konuda ters düştüğü ve önümüzdeki dönemin en çetrefilli meselelerinde düşeceği aşikarken…
.
Abdullah Gül aday olsa da olmasa da, cumhurbaşkanı olsa da olmasa da RTE’yle artık eskisi gibi olamaz. Olamayacak. Aradaki mesafe seçim akşamı teras “görüntü”süne rağmen gitgide açılıyor. Bu kez yen içeride kalamayacak.
.
Quattro’nun son vokalisti Şener zaten -sessiz sedasız- silindi. Bu silinişe diğer iki vokalist itiraz etmedi, edemedi. Şimdi sıra Trio'dan Bülent Arınç ve Abdullah Gül’de değilse, kimdedir?
.
"Ortak akıl" diye diye dönüşenler, dönüştürenler kendilerini “tek akıl”ın gazabından kurtaramayacaktır.
.
İster rakımlı da, ister rakımsız da.
.

"Uğruna çarmıha gerildiklerim beni taşladılar."

.
Aksiyon dergisinin son sayında Sn Erkan Mumcu'yla yapılan röportaj:
.
"Anavatan lideri Mumcu: Hiçbir şey gizli kalmaz
.
Son ayların kilit ismi ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Meclis’e girmeme kararını nasıl verdi? Girseydi Türkiye’de ne olabilirdi? DYP-ANAP neden birleşemedi? Mumcu’nun ‘Bedelini canımla öderim’ dediği ne?
.
Tarafları, son dört aydır kamuoyunun gündeminde. Taraflardan biri Anavatan Partisi Genel Başkanı Erkan Mumcu, diğeri Doğru Yol Partisi veya şimdiki adıyla Demokrat Parti’nin eski Genel Başkanı Mehmet Ağar. Sağdaki birleşememe konusunda merak edilen sorular var. Taraflardan Erkan Mumcu, cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde Meclis Genel Kurulu’na girmeyerek 367 kanalını açık tutup erken seçime yol açan isim aynı zamanda. Onun için hiç uzatmadan konuya girmek gerekiyor. Partisini seçimlere sokamayan Erkan Mumcu, yaşadığı süreçle alakalı muhafazakâr medyayı da sorumlu tutuyor. Merak edilen sorulara verdiği cevapları kuvvetlendirmek için “Büyük puntolarla yazın bunu. Bugüne kadar topluma açıkça beyan ettiklerimin dışında gizli, örtülü bir şeyim çıkarsa bedelini canımla ödemeye hazırım.” diyor.
.
Kim ne derse desin cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde Türkiye olağanüstü bir dönem geçirdi. Bu, Erkan Mumcu’nun o dönem sarf ettiği sözlerine de yansıdı. Onun için, röportaja, duyduğumuzda bizi hayrete düşüren Mumcu’nun o sözlerini tefsir etmesiyle başlayalım istedik…
.
-9. Olağan Büyük Kongrenizde yaptığınız bir konuşmada “Eğer biz sağduyulu davranmasaydık milletin yüzü kana bulanmıştı. Ama biz araya kendi kafamızı, benliğimizi koyduk. ‘Milletin başına bela gelecekse, bizim başımıza gelsin’ dedik.” diyorsunuz. Bu sözlerin perde arkasında ne var? Beklediğiniz bir provokasyon ya da başka bir sıkıntı mı vardı?
.
Biz aynı ülkede yaşamıyor muyuz? Yani cumhuriyet öncesini bir tarafa bırakalım. Bu ülke, cumhuriyet döneminde otoriter devlet uygulamalarıyla ya da devlet otoritesinin kötüye kullanılması diyebileceğimiz uygulamalarla büyük acılar, ıstıraplar çekmedi mi? 28 Şubat’ın acısı, ıstırabı bitti mi? Türkiye, toplum hayatına yönelik devlet otoritesini ve gücünü kullanan emrivakilere yabancı bir ülke mi? Yani böyle bir şey olsa idi ilk defa mı başımıza gelmiş olacaktı?-Yani bir darbe…Hayır efendim. Sözgelimi 12 Eylül darbesini yapan generaller neyi kullandılar toplumsal hayatın üzerinde? Hangi kudreti kullanıyorlar? Devlet kudretini, devlet gücünü. Yani Genelkurmay Başkanı’nın bugünlerde yeniden hatırlattığı şu içinde ‘laikliğe sözde değil özde bağlı cumhurbaşkanı istiyoruz’ diyen açıklamasını o günden sonra yaşanan dört ayın olguları ile bir daha okuyun. O değerlendirmeden sonra bugüne kadar olanlara bakın. Göreceğiniz manzara açıktır. Sözlerimin anlamı da… Yani Türkiye bana göre…
.
-Beklenilmeyen bir sürece giriyordu.
.
Girmekteydi, evet.
.
-Neydi bu süreç?
.
Girmişti de aslında. Bunun bir bölümü de yaşanmıştır.
.
-Daha açık konuşalım.
.
Daha ne kadar açık konuşayım? Ne söyleyeyim yani? Siz sorunuzu sorun ben açıkça cevap vereyim.
.
-Kan nereden çıkar? Şiddetten çıkar.
.
Hayır, orada kastettiğim şey tabii ki mecazi bir şey. Yani iki kişi kavga ediyor, siz araya giriyorsunuz, biri yumruk yemesin diye. Ama yumruk sizin suratınıza patlıyor. Fakat arkadaki diyor ki ‘ben onu dövecektim, sen mani oldun.’ Yani buna söylenecek söz yok. Buna ancak insaf dersiniz!
.
-Bir tarafı bulduk, hükümet kanadı. İkincisi kim?
.
Bir tarafı hükümet kanadı değil. Bence hükümetin siyasetine şu ya da bu biçimde yapay olarak oluşturulmuş bir kutuplaşma stratejisi gereği angaje olmuş on milyonlarca vatandaştan bahsediyorum. İşte bakın 28 Şubat kimi hedef aldı? Devlet memurlarını, üniversite öğretim görevlilerini, öğrencileri, işadamlarını, genel olarak kitlenin maneviyatını, psikolojisini. Öyle değil mi? Yani kim mutazarrır oldu bu süreçte? Milletin kendisi, herkes. Muhtıra üstüne söylediğim sözlere bakın. Bu seçimin sonuçlarını da ilan eden sözlerdir onlar. Siz öyle yaptıkça 1950’den beri yaşanılan deneyimi bir kez daha yaşayacaksınız. Artık akıllanın.
.
BENİM DUYUMUM VECDİ GÖNÜL İDİ
.
-Bu konuda geçen haftaki açıklamayı nasıl buldunuz?
.
Yani hiçbir ders alınmamış. 1950’de, 54’te, 65’te, 83’te, 2002’de ve 2007’de aynı şey. Ya bir şeyi öğrenmek için kaç kere tecrübe etmek lazım. Türkiye sorunlarını demokrasi içinde çözebilir. Demokrasilerde çare tükenmez.
.
-Ama o süreçte cumhurbaşkanlığı seçimine öylesine kilitlenmişti ki bazı kesimler, seçtirmemek üzere…
.
Gerçek şu. Hükümete yapılan bir telkin, hatta belki hükümetle varılan bir mutabakat var. Bu mutabakatın öngördüğü cumhurbaşkanı adayı ne Abdullah Gül ne Bülent Arınç ne Tayyip Erdoğan.
.
-Siz biliyor musunuz?
.
Doğrudan tanığı olmadığım; ama çok çeşitli kaynakların doğruladığı ve iddia edildiğinde de muhataplarının yalanlamadığı bir şey. Bir başka cumhurbaşkanı adayında mutabık kalınıyor. Benim duyumum Vecdi Gönül. Fakat adaylık için müracaatlarının süresinin dolması ile açıklanan isim üzerine ortaya derin bir hayal kırıklığının ve buna yönelik şiddetli aldatılmışlık duygusu ile dolu tepkinin bir biçimde açığa çıktığını görüyoruz.
.
-Peki siz genel kurula girip girmeme kararınızı ne zaman verdiniz?
.
O gün Cuma namazını kıldıktan sonra. Katılmama kararı verdim.
.
-Hüseyin Kocabıyık anlatıyor, 16:45 ile 17:30 arasında bir telefon geliyor, dışarıya çıkıyorsunuz. Bu telefon kimden geldi peki?
.
Hüseyin Kocabıyık yalan söylüyor. İspatı şudur. Ben telefonlarımın ayrıntılı dökümlerini hayatımın istenilen hangi kesiti için talep ediliyorsa koyarım ortaya. Ben böyle bir görüşme yapmadım. Kimse bana böyle bir telkinde bulunmadı. Bana cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmamam yönünde en küçük bir telkin gelmedi. Bana garip gelen şey de zaten budur.
.
-Gelmesini bekliyordunuz…
.
Bu kadar yüksek bir gerilim yaşanırken, girilmemesi yönünde yüksek bir tansiyon taşıyanların dönüp bana bir şeyler demesini, diyebileceğini beklerdim. Yani bu umulabilen bir şeydi. Zaten insanlar da buradan akıl yürütüyorlar. Ama kâinatta hiçbir şey sonsuza kadar gizli kalmaz. Bütün mukaddesatıma and içerim ki, Allah’ın bir kulu bana bu yönde bir telkinde bulunmamıştır. Ama tersi yönde telkinlerde bulunanlar olmuştur, girin diye. Telkinden öteye organize baskılarda bulunanlar da olmuştur.
.
-Hükümet kanadından mı?
.
Hayır, hükümete sempati duyan çevrelerden. Hükümet tarafından derseniz mesela Melih Gökçek çok ricacı olmuştur.
.
-Randevu almadan gelmiş diyorsunuz.
.
Evet, ama bunu böyle kabalık etti filan demek anlamında söylemiyorum. Çok yakın 150 metre kadar mesafe bir yere geldikten sonra haber verdi.
.
ERDOĞAN’IN ALEYHİNE GÜL’ÜN LEHİNE
.
-Ne söyledi size?
.
Özünü söyleyeyim size. Ayrıntısını söylemek şık değil çünkü.
.
-Hiçbir şey sonsuza kadar gizli kalmaz!
.
Tamam ama yani ben kamuoyunun bilmek hakkı olan her şeyi söylüyorum. Tayyip Erdoğan’ın aleyhinde, Abdullah Gül’ün lehinde konuştu.
.
-Son 4 ayda Demirel’le hiç görüştünüz mü?
.
Hayır. Bir TV programından sonra bir kutlama telefonu açmıştır bana, o kadar.
.
-Demirel malumunuz birçok ismi yönlendirmiş bu dönemde.
.
Ya benim açık beyanlarım var. Demirel’e bu üç yıl içinde doğrudan, cepheden saldıran en az on beyanatım var. Yani ben anlamıyorum ki. Demirel’in benim hakkımda ne düşündüğünü merak ediyorsanız son günlerde verdiği beyanlara bakın. Yani neyi ima etmeye çalışıyorsunuz.
.
-Soruyorum, bir şey ima etmiyorum.
.
Boş ver böyle gidelim.
.
-Siz ne ima etmeye çalışıyorsunuz?
.
Kafanızda bir argümanla gelmişiniz. Senin zihninde olmasa bile açıkça söylüyorum, muhafazakâr medyanın yarattığı yönlendirme ile benim çok değer verdiğim milyonlarca insanın zihninde yanlış imgeler oluşmuştur.
.
-Bu süreçte muhafazakâr medyayı bu işlerden tamamen sorumlu görüyorsunuz.
.
Hayır, hayır. Tamamen sorumlu filan görmüyorum. Sorumluluğu olduğunu söylüyorum.
.
-Birleşmeyi kim engelledi size göre?
.
Bunun cevabını ben bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum. Nasıl engellendiğini biliyorum; ama niçin engellendiğini bilmiyorum.
.
-O zaman nasıl engellendi diye sorayım?
.
Süreç çeşitli ihmallere, savsaklamalara rağmen bizim ısrarımızla bir yere kadar geldi. Fakat sonradan anladığım kadarı ile gerçekleştirmek gibi bir niyet olmadığı için önce 2 Haziran’da kesildi. 2 Haziran’da kesilmiş olmasının görünür nedeni protokolde yazıldığı gibi eş zamanlı kongre taahhüdünün DYP tarafından yerine getirilmemiş olmaması idi. Sürecin yeniden canlandırılma kararının verildiği 8 Haziran günü saat 15’te, mutabık kaldığımız çerçeveye sadık kalarak YSK’ya (Yüksek Seçim Kurulu) gidip Anavatan olarak katılmayacağımızı Yeni Demokrat Parti çatısı altında katılacağımızı ilan ettik. Bundan 1 saat sonra vardığımız mutabakatın artık geçersiz olduğunu, bu işin bittiğini arkadaşlarımıza DP kanadı ifade etti ve biz elimizde dosyalarımızı aldık, geldik. Bunun şeyi nedir ben bilmiyorum. Kimse bana buna dair bir açıklama yapmadı. Kamuoyuna da yapmadı. Kamuoyuna tam tersi dendi ki ‘devam ediyor.’ Evet, ben bu kadarını biliyorum.
.
-Mehmet Ağar’ın gazetelerde “Kimin kiminle görüştüğünü ben biliyorum da kimsenin istikbali ile uğraşmak istemiyorum.” diye bir sözü var. Sizi itham ediyor, kiminle görüşmüşünüz?
.
Benim kamuoyunun bilmediği hiçbir kimse ile ilişkim, hiçbir görüşmem yok. Ben bu tutumu son derece ahlâk dışı buluyorum. Gel televizyonda her şeyi anlat diyoruz.
.
-Burada sizin Tuncay Özkan’la görüşmenizi kastediyor olabilir mi?
.
Ne görüşmem var Tuncay Özkan’la?
.
-Görüşmediniz mi?
.
Yok böyle bir şey.
.
-Emekli askerlerle görüştünüz mü bu süreçte?
.
Hayır yok. Emekli askerler geçmişten bugüne zaman zaman bana çeşitli sitemler ifade etmişlerdir.
.
-Yakın zamanda emekli olanlar dâhil mi?
.
Yok. Eskilerden bahsediyorum. Yani en yakın zamanda emekli olanı herhalde Tuncer (Kılınç) Paşa’dır. ‘Ak Parti’ye gitme’ dedi, gittim.
.
-Bu birleşememe çok kişiyi ilgilendiriyor mu sorumlular olarak, yoksa bir tarafta Mehmet Ağar bir taraf Erkan Mumcu mu var sadece?
.
Vatandaş, bir tarafta Mehmet Ağar, bir tarafta Erkan Mumcu var zannediyor. Ama benim anladığım kadarı ile bir tarafta Mehmet Ağar bir de mutfakta birileri var.
.
-İş dünyası mı engelledi birleşmeyi size göre?
.
Bilmiyorum.
.
-Asker mi istemedi?
.
Bilmiyorum.
.
-Hükümet kanadı…
.
Engelleyici kararların tamamını Mehmet Ağar verdi.
.
Dolayısıyla bilse bilse o bilir.
.
-Sizi istemedi o zaman?
.
Sorun sadece kişisel olarak ben değilim.
.
-Kim olduklarını tahmin ediyorsunuz bunların?
.
Tahminle kimseyi zan altında bırakamam. Bunun açığa çıkmasının mümkün olduğunu düşünüyorum. Bu da televizyonda karşılıklı konuşmak.
.
İŞİTTİĞİM SÖYLENTİLER ÜRKÜTÜCÜ
.
-Bu sizin sözünüz: “Konunun bütün yönleriyle açığa kavuşmasının, Türkiye’nin siyasi yapısı, bazı siyasi karakterleri ve siyasete müdahil olan çevrelerin amaçları ve siyaset üzerindeki kapasiteleri konusunda da çok aydınlatıcı olacağını umuyorum.” Siyasete müdahil olan çevreler dediğiniz karanlık, nokta burası.
.
Karanlık olan ne var? Türkiye’de siyasete müdahil çevrelerin kim olduğunu bilmiyor muyuz? Çeteler çıkıyor, sermaye çıkıyor, cemaatler çıkıyor, askerler çıkıyor, konjonktüre göre çok çeşitli etki çevreleri çıkıyor ortaya.
.
-Büyük Kongre’de yaptığınız o konuşmanızdan da yola çıkarak soralım, bir darbeyi mi önlediniz?
.
Şimdi kabul edilebilir bir adayın cumhurbaşkanı olması üzerine varılan mutabakatı, benim var olduğunu ileri sürdüğüm zannettiğim mutabakatı, taraflardan biri bozunca, diğer tarafın içine düştüğü hayal kırıklığı ile nasıl bir tepki göstereceğini öngörmek kolay değil. Bunu ancak bu mutabakatı yapanlar neyin mutabakatını nasıl yaptıklarını bilenler bilebilir. Ben bilmiyorum. Ama sonradan ortaya çıkan tablo bize bu hayal kırıklığının çok derin olduğunu göstermiştir. Bu hayal kırıklığı kendisini bir muhtıra ile ortaya koymuştur. Yani bu hayal kırıklığının muhtıra ile ortaya konulması bizim seçimlere katılmayıp birinci turda seçilememiş olması üzerinedir. Yani 367 kanalının açık olduğu süreç içerisindedir. Peki, biz girmiş olsaydık ve seçim yapılmış olsaydı bu hayal kırıklığı kendisini nasıl ortaya koyacak, öfkesini nasıl ifadelendirecekti? Bunu ben bilmiyorum. Ama bu ihtimali öngörmek için allâme olmaya gerek yok. Bu ülkede yaşıyor olmak yetiyor.
.
-Tahmin ediyor musunuz?
.
Buna dair söylentiler işitiyorum. İşittiğim söylentiler ürkütücü. Ama bunları hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
.
-Ama bir duman görmüşünüz de?
.
E kardeşim siyasetçi birtakım öngörüler… Yani şunu mu duymak istiyorsunuz? ‘Ben, girersek darbe olur diye korktum, onun için…’ Ben diyorum ki işin ucunda anayasa değişikliğini gördüm. Bu benim basiretim. Gördüm ve oldu. Ya niye bunda başka bir anlam... Ha süreçte adamlar mutabakat yapmışlar, mutabakattan caymışlar, birileri öfkelenmiş, muhtıralar hazırlanmış, muhtıradan bakanlarına haber verilmiş, bakanları başbakanlarına haber vermemiş, bir dünya facialar yaşanmış, ben bunları bilmiyorum. Ben bunları sonradan öğreniyorum. Yani biz buna inanmıyoruz diyebilirsiniz. İster inanın ister inanmayın. Ben neye inanıyorsam, neyi biliyorsam onu söylüyorum. Bunun hükmünü tarih verecek.
.
-Bu süreçte Erkan Mumcu ismine rastlamak hiç mümkün olmayacak mı?
.
Büyük puntolarla yazın bunu. Bugüne kadar topluma açıkça beyan ettiklerimin dışında gizli, örtülü bir şeyim çıkarsa bedelini canımla ödemeye hazırım. Tarihin herhangi bir kesitinde benim beyanımı yalanlayacak herhangi bir delil ortaya çıkarsa yalanımın bedelini canımla öderim. Bu kadar net konuşuyorum kardeşim. Daha ne diyeyim yani. Allah Allah!
.
-Çarkın arasında ezildiğinizi düşünüyor musunuz?
.
Çok net değil mi? Bu konuda beni en çok takdir etmesini umduklarım, en çok da hak ve hukuku için mücadele ettiklerim suçluyorlar.
.
-Kendi memleketinizden tepkiler var mı size?
.
Türkiye’nin her yerinden var, kendi memleketimden olmaması mümkün mü?
.
Bu meselede muhafazakâr medyanın, intisap zincirlerinin marifeti ile halkta yaratılan intiba ‘Erkan Mumcu bu konuda halka ihanet etti.’ Yani bizim çocuğumuzdu, bize ihanet etti. Millet bunu muteber insanların ağzından duyduktan sonra kendini savunmaya çalışan bir Erkan Mumcu’ya kulak kabartmayacaktır. Bundan daha doğal ne olabilir? Kalsın bizim hesabımız mahşere. Bazı şeylerin hesabı mahşere kalır.
.
-Muhafazakâr gazeteler üzerine çok duruyorsunuz…
.
Diğerlerinin benim hedef kitlem üstünde ikna edici hiçbir etkisi yoktur. Hiçbir etkisi olmamıştır. Onların sadece dezenformatik etkisi olur zaman zaman. Hiçbir zaman yapıcı, olumlu kanaat inşa edemezler. Onlar kimin yanında ise millet onların karşısındadır. Yani Türkiye’nin tarihi bunun delilleri ile doludur. Ben de bunu idrak edemeyecek kadar bir adam değilim. Benim sitem ettiklerim bu sitemi hak edenlerdir. Bulundukları yerin mesuliyetini gereğince taşımamış oldukları için.
.
-Bugün tekrar aynı süreçlerden geçseniz aynı karara varır mısınız?
.
Tabi varırım. Bu, sorunu ilânihaye çözecek bir çözüm fırsatıydı. Anayasayı değiştirerek mührü milletin eline vermek yâni. Mührü milletin eline bir kere verdin mi bir daha hiç kimse alamaz ondan. Ak Parti’yi bugün yeniden iktidara getiren, mührün 1950’de bir kere milletin eline verilmiş olmasıdır.
.
-Sorun burada zaten. Sizin böyle söylediğiniz bir şeyi başkaları bir yerlere barikatlar kurarak, çeşitli oluşumlar teşekkül ederek yapmak istiyor. Çözüm ne?
.
Demokratik meşruiyeti olmayan yöntemlerle devlet otoritesini millet iradesinin aleyhine kullanmak isteyen ya da kullanabilen çevrelere karşı ne yapılacaktı. Soru bu. Cevabı da şu. Bunların bu kudretlerini mümkün kılan, onlara o enerjiyi gönderen şalter kapatılacaktı. Yani bir dev kudreti ile Meclis’e gelen millet enerjisi, geldiği yerde karın tokluğuna imeceye dönüşüyor. Bu, milletin talihsizliğidir. Bu düzenin millete karşı kurduğu bir tuzaktır. Bunun yöntemi cumhurbaşkanlığına Erdoğan’ı veya Gül’ü seçmek değil, mührü götürüp milletin eline vermek. Şimdi millet yeni seçimlerde sorumluluğunu aldı. Ben milletin önüne mührü kendisine vermek ve bundan sonra bu sancıları bir daha yaşamamak fırsatını sundum. Benim beklediğim şey bir teşekkürdür. En azından kıymetinin bilinmesidir.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
SİYASETE DEVAM EDECEĞİM
.
-Ankara’da uzun süre yaşamak sağlığa zararlı oluyor diye de bir sözünüz var. 12 yılı doldurdunuz siyasette. Devam edecek misiniz?
.
Yani hiç kimse 3-5 nöbetini sürekli tutmaktan hoşlanmaz. Yeter ki nöbet yerinde nöbet tutacak birisi olsun. Daha ne diyeyim.
.
-Yok mu şu anda hiç kimse?
.
Varım diyorsan gel.
.
-Bunda sonraki süreçte siyasete devam edecek misiniz peki?
.
Tabiî ki devam edeceğim.
.
-Kolayına kaçmayarak istifa da etmeyi düşünmüyorsunuz.
.
Şimdi bir hesap vereceğim. Öyle veya böyle bir partinin seçime hangi nedenle olursa olsun katılamamış olması hesabı verilmesi gereken bir durumdur. Ama ben siyasete hevesle girmedim. Daha başlarken bir sorumluluk duygusu ile girdim. Sorumluluklarımı ortadan kaldıran bir ferahlık yok ki Türkiye’de. Yani nöbeti devralıyoruz arkadaş, sen de git biraz istirahat et dense çok isterim.
.
GRUP KURMAM HATAYDI
.
-Mumcu ailesi Yalvaç’a bir başka yerden mi gelmiş yoksa hep oralı mıydı?
.
Hep oralı olmuş. Türkmen’dir ailemiz, Yörük.
.
-Rüyalardan faydalanıyorsunuz hayatınızda. Nerelerde faydalandınız bundan? İlk çocuğunuzun adını da rüyada etkilenerek koydunuz değil mi?
.
Evet. Bir gün rüyamda gördüm, ismini de söyledim, o ismi de koydum oğluma İbrahim diye. Üniversitede hukuk eğitimi yapacağımı da rüyamda gördüm. Fakat bana özel bir şey değildir bu rüya konusu. Kendime dair bir gizem yaratmaya filan çalışmıyorum. Bir gün bir arkadaş topluluğunda bir şey anlattım. Nerede ise meczup ilan edeceklerdi. Bana son derece doğal gelen şey. Benim rahmetli dedem, yazları bağ beklerdi. Bağ beklerken de kırmızı bağ toprağının üzerine, biz göynek deriz, ak göynek ve dizine kadar ak donuyla oraya uzanır ve güneşlenirdi herhalde. ‘Dede ne yapıyorsun’ diye sordum. Çocuk muhayyilemde kalan şey. ‘Oğlum, alıştırıyorum kendimi’ demişti. Cenazesine yetişememiştim, sınavım vardı. Çok severdim dedemi. Kimliğimin teşekkül etmesinde çok büyük payı olduğunu şimdi bugün idrak ediyorum. Kabrinin başına gittim, o kırmızı toprağı görünce aklıma, çocukluğumdan o enstantane geldi. Gülümsedim, ben de uzandım yanına. Ölümünden birkaç gün sonra idi. Sonra kendimce dedemin o ‘kendimi alıştırıyorum’ sözündeki hikmeti idrak ettim ve zaman zaman bunu tekrar ettim, kimsenin olmadığı yerlerde. Burada bir hikmet olduğunu düşünüyorum. Bunu da, yani ‘burada bir hikmet var’ı çok dost bildiğim insanlara anlattım. Vay efendim, bunu böyle bir döndürdüler, dolaştırdılar, yani kendinde gizli kudretler vehmeden bir meczup ilan edeceklerdi neredeyse.
.
-Bunu, son dönemlerde de yaptınız mı?
.
Zaman zaman yalnız kalabildiğimde yapmışımdır. Bu konularda imtina edişimin nedeni buradaki benim de aradığım hikmete kulağını tıkamış adamların diline zevzeklik edecekleri bir malzeme vermiş olma kaygısıdır. Bundan da ben bizar olmam, hikmetin kendisi bizar olur.
.
-Bu husustan faydalandınız mı hayatınıza yön verirken?
.
Hayatımın tamamına böyle yön vermeye gayret ediyorum. Mesela istihare. Herkes nasıl yaparsa ben de öyle yapıyorum. Kendi irademin, idrakimin yetmediği noktalarda buna müracaat ediyorum tabi.
.
-Sağduyum bana son süreçte de bunu yaptığınızı söylüyor.
.
Evet.
.
-Orada mı karar verdiniz genel kurula girmemeye?
.
Bunu anlatmak istemiyorum. Yani bunun kimin ağzında neye döneceğini bilmiyorum. Burada bırakalım. Buradan istihare müessesesinin zarar görmesini istemiyorum. Çıkamadım işin içinden ve kendi inandığım metotlarla danıştım. Aldığım cevaba göre de yolumda yürüdüm. Memnunum, müsterihim, kâniyim, muknîyim. Adam gibi de dimdik duruyorum. Şundan sorumlu olabilirim. Vatandaşın seçici modunu, duygusal durumunu dikkate almayan bir iletişim kurmaktan sorumlu olabilirim. Ama o duygusal duyusal durumun (kurgusunun, -EMB-) sorumlusu ben değilim.
.
-Avukatlık yaptınız mı hiç?
.
Hiç yapmadım. Stajını yaptım ama.
.
-Üniversiteyi ne zaman okudunuz?
.
15 Eylül 1980’de kayıt yaptırdım. Valla dürüst olmak gerekirse 12 Eylül’ü önce sevinçle karşıladık. Aklım onaylamadı, ama içim sevindi. Bunu dürüstçe itiraf etmeliyim. Bununla 12 Eylül’ü ve onun uygulamalarını tasvip ettiğim anlamı çıkmasın.
.
-Yazı Dergisi’nde ne kadar yazdınız?
.
1980’de çıkardık onu iki kişiydik. Ben 5. sayıya kadar yazdım.
.
-Partinizin seçimlere giremediği o kritik süreçte tatile gitmeniz de eleştirildi?
.
Türk medyasına göre ben hâlâ Prag’dayım.
.
-Hiç gitmediğiniz de söyleniyor.
.
4 yılda bir tekrarlanan sahne tasarımcıları fuarı vardı. Eşimin eserleri de sergileniyordu. Cuma günü gittim pazartesi döndüm.
.
-22 Temmuz’da oyunuzu kime attınız, DP’ye mi?
.
Onu müsaade ederseniz söylemeyeyim.
.
-Geçmişe dönük herhangi bir safhada pişmanlık duyuyor musunuz?
.
Kişi eğer pişmanlık duymuyorsa, değişmiyorsa yaşamıyor demektir.
.
-Neyden pişmanlık duyuyorsunuz?
.
İtirafta bulunmamı mı istiyorsunuz?
.
-Son süreçten pişman olmadığınızı biliyoruz.
.
Grup kurmam büyük bir hata idi. Anavatan Partisi’ne genel başkan olmak için acele etmemeliydim. Hazine yardımı alma durumuna rağmen. Bir de hislerimle değil aklım konuşmalıydım. Mizacım aklımdan çok kalbimi kulağıma ya da dilime getiriyor. Aslında bunun bir nimet olduğunu düşünüyorum. Ama bal da çok muhteşem bir nimettir. Fakat yanında kuru ekmek olmadan olmaz. Yani kendime dair aslında beklenenden çok daha ileri bir özeleştiri yapıyorum."
.
.

Sağda birleşememe sadece bir "ezik adam" manevrası mı?

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
Hadi Özışık bugünkü köşesinde birleşememenin asıl nedeninin Ağar'ın Sn. Mumcu yanında sönük, ezik, pısırık kalması olduğunu ve bu görüntünün birleşmeyi engellediğini söylüyor. Biz de bu görüntünün hiç payı yoktur demiyoruz, elbette vardır. Ancak bu "ezik adam manevrası" olsa olsa bu birleşmeyi zaten istemeyenlerin işini biraz daha kolaylaştırmıştır o kadar. Yoksa bu birleşme, tek taraflı bir iyi niyet olarak değil de, ikinci tarafın da birleşmeyi "köprüyü geçinceye kadar..." anlayışı dışında bir "proje" olarak tasavvuru haline gelebilseydi, bugün çok farklı aritmetikler konuşuluyor olurdu.
.
Birleşmenin olmaması için ne gerekiyorsa yapılacaktı zaten ama Ağar ve avanesinin bu tavrı bunu istemeyenlerin elini yalnızca daha da güçlendirdi. İki taraflı niyet, açıklık ve samimiyet istemeyenlerin planlarını boşa çıkarmaya herhalde yeterdi.
.
Hadi Özışık'ın 04 Ağustos '07 tarihli (Star ve İnternethaber'deki) yazısı:
.
"Birleşmeyi o görüntü bitirdi!
.
Erkan Mumcu'nun "Ben yok, biz varız" dediği günü hatırlayın. Mumcu'nun sağ tarafında Ağar vardı. "Pısırık, ezik, ednişeli!" Mumcu ise kendinden emindi.
.
O gün şu yorum yapıldı: -Bizimki ezik kaldı.
.
İşte bu söz! DYP-Anavatan birleşmesini bu söz bitirdi.
.
Ağar'ın o görüntüsü birleşmenin altına dinamit koydu. Nasıl? Ağar'ın çok önemli kurmaylarından biri, o gün bu işin olmayacağının işaretini vermişti aslında:
.
-Görmüyor musun Mumcu şakıyor.
.
-Eee...
.
-Bu görüntü bize zarar verir.
.
-...?
.
-Lider tekdir ve Ağar'ın dışında lider yoktur. Şu kongreyi yaptık mı, Mumcu'dan eser kalmaz.
.
DYP-Anavatan birleşmesinin altında yatan gerçek tam tamına budur.
.
Yok Fethullah Gülen aramış, yok para dönmüş, yok Mesut Yılmaz etki etmiş, Baba şunu yapmış! Hayır... Hepsi hikaye...
.
Ağar'ın karizması çizilmesin diye üç kişi ortak karar aldı ve birleşme gerçekleşmedi! Mümtaz Yavuz yaşıyor... Celal Adan da... Bahattin Şeker her şeyin canlı tanığı... Yanlışım varsa, çıksın yalan desinler...
.
Sözün özü şu: Tekrara düşüyorum belki ama, doğruyu herkes bilsin istiyorum. Bu birleşmede Mumcu değil, Ağar ve tayfası kelek yaptı!
.
Mumcu'nun tek suçu (!) var, kendisine hazırlanan tuzağı erken farketti ve bu tuzağa düşmedi!"
.
.

CHP’ye kim yakışır?

.
Denge” siyasi yapının içini boşaltmaya, boşalttığı yerleri de -fizik boşluk kabul etmez ilkesi gereği- yenisiyle doldurmaya devam ediyor. AKP % 47 ile bu yeni yapının artık demirbaşı oldu. Geriye kalan % 53 ise bütün muhalefet tarafından hiçbir kilide anahtar olmayacak biçimde paylaşılmış durumda.
.
Artık Türkiye’de de ABD örneğinde (Demokratlar, Cumhuriyetçiler) olduğu gibi “iki yapılı” bir siyasi sistemin oluşturulmaya çalışıldığı ve son bir yılda yaşanılanlardan hareketle bu sistemin “ikili yapı”dan ziyade kemikleşmiş ve cepheleşmiş biçimde “iki kutuplu” hale getirileceği yorumları yapılırken seçim sonuçlarıyla birlikte tek kutuba yakın bir baskın güç merkezinin oluştuğu görüldü. Demek ki, etrafı boşaltılmış "ikili yapı"nın inşaası bir sonraki döneme -mayalanmak üzere- ertelenmişti.
.
Merkez sol bu iki kutuplu cepheleştirme operasyonunda milletten kendi payına düşen önemli bir kısmın sol siperleri dolduracağını var sayıyordu. Düşük profil yürüyen militarizm, e-muhtıra, cumhuriyet mitingleri ve % 1'lik DSP'yle ittifaka rağmen CHP’nin oy oranı % 20’de kaldı.
.
Birleştirilmeyen merkez sağ ise çökertildi. Hatta merkez sağ artık “eski merkez sağ” diye anılır oldu. DYP/DP seçimde aldığı % 5 lik 'yenilgi' neticesi genel başkanlık yarışına girdi. Bu yarış sonucunda yaşanması kuvvetle muhtemel bir bölünme tehdidiyle karşı karşıya. Seçime girmeyen Anavatan'da ise, TBMM'ye bağımsız girmiş olan Yüce Divan hükümlüsü olmaktan zaman aşımıyla "yırtmış" ne yapacağı henüz kestirilemeyen bir Mesut Yılmaz faktörü var.
.
Son birkaç yılda palazlandırılan “Ulusalcılık” akımına, kırk yılın Milliyetçiliğine ve seçim öncesi artan (yoksa artırılan mı) teröre rağmen MHP, % 14’ü geçemedi.
.
% 4 ila 6 arasında seyreden DTP, toplumun tamamını kuşatmaktan uzak bir ekstremite olarak i’rapta mahallini arıyor.
.
Aşırı sağ” yani Milli Görüş ekolü ise AKP eliyle dönüştürüldü ve kalıntıları da son iki seçimde % 2 civarında aldığı oy oranıyla tamamen oyun dışı bırakıldı.
.
İstatistikte “diğer” adıyla geçen sağ veya soldaki % 0,0… küsuratlık partilerse zaten yoktu.
.
Yani şu anki iktidardan başka -görünürde- müstekbel- iktidar adayı da yok, iktidar alternatifi de… Son derece tehlikeli biçimde % 47’lik tek kutuplu çekim gücü, balonun bir yerine toplanmış -daha doğrusu dengesiz toplanma nedeniyle balonun bir yerini yamultmuş- durumda.
.
Sol, (CHP) belki de bir daha toparlanamayacak bir biçimde kendini “iç hesaplaşma”ya doğru sürüklüyor. DSP’nin ayrılmasıyla da görüntüde pek kan kaybetmeyecek gibi duran CHP, delege dağılımı nedeniyle sonuç alınamayacak olan kongre süreciyle belki yeni bir bölünme yaşar ve iyice küçülme sürecine girerek yandaş medyayı doğrularcasına gerçekten “azınlık” olur. Türkiye yakın gelecekte de böyle devam edeceği varsayılan alternatifsizlik içinde, bu tek kutuplu çekim merkezinin peşinden sürüklenir de sürüklenir.
.
Ya da bunların hiçbiri yaşanmaz.
.
"Ne olacak bu CHP'nin hali?" sorusunun bayraktarlığında yürütülen bir halkla ilişkiler kampanyasıyla CHP, tekrar olağanüstü kongreye gider de “Açık Toplum” feylesofyasının Avrasya coğrafyasında ve ilk olarak Türkiye’de 3 Kasım 2002’de “beyaz” devrimle başlattığı domino etkisi, 30 Ocak 2005'teki 13. Olağanüstü Kongre'de alınamayan ilk raundu, bu kez -hazır Baykal, 22 Temmuz’da başarısız olmuşken- alır da “sarı” devrim -nihayet- orada da gerçekleşir.
.
Ve belki o zaman bu “tek kutuplu” yapı, -son birkaç yıldır ortaya çıkan 'new trend' Ulusalcılıktan uzaklaştırılmak suretiyle- değişen ve manivelasına basılmak suretiyle tekrar yükseltilen CHP'nin eliyle dengenin lehine, halkın aleyhine bir şekilde “ikili” sisteme döner.
.
Beyaz devrimin nevzuhur çiçeği, merkez sağdaki AKP bir yanda, sarı devrimin sarı gülü merkez soldaki CHP diğer yanda. "Muhafazar demokrat" taze biterse, size "yeni sol" veririz. İşte "özlenen tablo"!
.
Yani dikensiz gül bahçesi. Yani Con Ahmet’in devr-i daim makinesi. Nam-ı diğer milli irade soslu tulumba demokrasisi.
.
Bizce de CHP’ye, Irak’ın işgaline yardım ve yataklık “vebalinin” kanuni adı olan 1 Mart tezkeresine şu veya bu gerekçeyle şiddetle karşı çıkmış ve nihayetinde “red” oyu vermiş Baykal yerine, Soros’un "sarı" devriminin "gül"ü olamasa bile, NATO’nun Afganistan eski İşgal Valisi çok yakışır.
.
Evet, böylece 4 Temmuz Süleymaniye baskınından sonra -alacaklı- olan kimse kalmaz.
.

150 milyon $ “bir Truva atı” olarak merkez sağı göçertmenin (!) bedeliyse, yüzbinlerce dolara ‘rezerve’ edilen aday listeleri neyin bedeli?

.
Son 3- 4 ayda Sn Erkan Mumcu için menfi yönde söylenilmedik bir şey herhalde kalmamıştır. Aylardır kendisi hakkında duyduğumuz tek şey tekmili birden: İddia, itham, iftira… Oyuna gelmekten derin güçlerin adamı olmaya, korkaklıktan kaçaklığa, koltuk hırsına yenilmekten ihanete kadar akla ve ağza ne gelirse söylendi. Ancak bunların içinde en şedidi “Bir Truva atı olarak merkez sağı çökertme karşılığında 150 milyon $ (bu miktar raviye göre + - değişmekle birlikte) aldı” iddiasıdır.
.
Diyelim ki, Sn Erkan Mumcu’nun kendi siyasi geleceğine, kariyerine son noktayı koymak pahasına, kendisi için biçtiği değer (150 milyon $) budur.
.
Peki, 22 Mayıs 2007 tarihli grup konuşmasında yaptığı ve bizce Türk siyasi tarihinin en önemli manifestolarından* biri olan “Daha ne olmalı bu memlekette?” başlıklı konuşmasında yüreğinden gelen bir sesle, dinleyenlerin değil, duyanların yüreklerini yakan bir sesle bahsettiği, aşevi çöplüğünden marul toplarken ölen o -cennetlik marul çocuklarının- şahsında “bu ülke”nin çocuklarının hakkını arayan, soran ve kimse kimseyi dinlemezken; herkes kör, sağır ve dilsiz bir şekilde olup biteni yalnızca seyrederken haykıran bu "onurlu adam" o beş çocuğun ve o beş çocuğun şahsında Anadolu’nun kavruk, sümüklü ve tozlu, sarı tüylü ama umutlu çocuklarının umudunu, hukukunu, geleceğini kaç milyon dolara “satmış” (!) olabilir ki?
.
Biz yalnızca şunu bilir, daha doğrusu hisseder ve -yanında mıydınız, ne biliyorsunuz diyenlere- şunu söyleriz:
.
Bırakınız öncesini, sonrasını, hatayı, sevabı, yapılanı, yapılmayanı, olanı, biteni, dezenformasyonu, manipülasyonu... Sn Erkan Mumcu’nun 22 Mayıs tarihli grup konuşması dipdiri bir namusun, dipdiri bir onurun ve hücrelerine değin “bu ülke”ye adanmışlığın karanlıkları delen işaret fişeğidir. Biz, bu onurlu duruşta, bu namuslu duruşta herhalde yanılmıyoruz, yanıldığımızı ve yanılacağımızı zannetmiyoruz.
.
Velev ki -bunda da- yanılıyorsak, yanılacaksak da -ki zannımız bu yönde değil- Necip Fazıl’dan mülhem, biz değil, doğuran ana utansın.
.

.
Ancak Şakir Süter’in Akşam gazetesindeki 8 Haziran '07 tarihli köşesinde “Liste satışı” başlığıyla yayınlanan yazısı -burada liste satışı yaptığı iddia edilen kişi/kişilerin eyleminden söz konusu partinin genel başkanının haberinin, rızasının ve itirazının olup olmadığını bilmiyoruz- o dönemde yaşanan istifa ve istifalarla gelen çözülme de hayli dikkate değerdir.
.
Aynı yazarın konuyla ilgili ve 2 Ağustos '07 tarihli bir başka yazısı
.
.
ve elbette, Hadi Özışık'ın 1 Ağustos '07 tarihli, "Öyleyse Ağar konuşmalı" başlıklı yazısı da...
.
.
.
*"DAHA NE OLMALI BU MEMLEKETTE?" BAŞLIKLI GRUP KONUŞMASININ İLGİLİ BÖLÜMÜ:
.
“…Bir gece yarısı bildirisi oluyor kıyamet kopuyor. Günlerce yazılıyor, çiziliyor. Bütün toplum bunu tartışıyoruz. Boş verilecek bir mesele değil. Önemsiz değersiz bir meselede değil. Ama bu ülkede asıl bildiriler hayatın içinden geliyor. Taş gibi manifestolar hayatın içinden geliyor. Biz sağır gibi, bir kör, bir dilsiz gibi olup biteni seyrediyoruz. Geçen hafta Kayseri’de Nizip’ten Kayseri’ye göçmüş bir ailenin beş çocuğu hayatını yitirdi. Beş yaşında, altı yaşında, yedi yaşında, sekiz yaşında, dokuz yaşında çocuklar, çocuklar derken biraz canlandırın lütfen isimlerini bir anda söylemek istiyorum. Belki aranızda birilerinizin çocuklarıyla aynı isimleri taşıyorlardır. Birinin adı Turgay 8 yaşında, diğerinin adı Muharrem 6 yaşında, diğerinin adı Veysel 7 yaşında, Serengül 5 yaşında, Didem 9 yaşında, Ali 6 yaşında. Pazardan arta kalıp çöp kamyonu alsın diye bir kenara birikmiş, kokuşmak üzere olan sebzeler arasından yenilebilecek bir şeyler ayıklamak için orada bulunan beş çocuğun hayatı ehliyetsiz bir sürücünün onlara çarpması sonucu sona erdi. Beş tane çocuk. Bildiri mi istiyorsunuz? Ne istiyorsunuz? Uyanmak için ne istiyorsunuz? Daha ne olmalı bu memlekette?
.
.

Ne olur konuş (!)

.
Sn Erkan Mumcu'nun "Hodri meydan! Yüzüme bakmaya yüzü olanlarla konuşmuk, hesaplaşmak istiyorum." çağrısına müstefi genel başkan Mehmet Ağar basına yandığı biçimiyle "Şimdi susma zamanı... Otur oturduğun yerde, beni konuşturma... Saçma sapan şeyler yapmasaydın bu noktaya gelmezdik. Benim sırtımdan gündeme gelmek ayıp, otur oturduğun yerde. Otur da bırak biz de oturalım. Beni konuşturmasın... Kimin kiminle görüştüğünü ben biliyorum da kimsenin istikbali ile uğraşmak istemiyorum. Saçma sapan işler yapmasaydı bu noktaya niye gelinirdi?..." şeklinde cevap vermiş.
.
Diyelim ki Ağar haklı ve Sn. Mumcu yapmaması gereken şeyleri yaptı, yapması gereken şeyleri de yapmadı. O halde niye "şimdi susma zamanı" olsun ki! Madem kimin kimle görüştüğünü biliyorsun ve madem bildiklerin seni itham edenleri zor durumda bırakacak ve hatta istikbaliyle oynayacak kadar ciddi, konuşsan da meydan yiğit görse...
.
Susma hakkı iki şey için kullanılır: Bir ikrar, iki istikamet... Bu durumda ikincisi bir kaç gün önceki "özür beyanı" ile sakıt olduğuna göre birincisi geçerlidir.
.
Sn. Mumcu'nun bu noktada Ağar hakkındaki (ve Ağar'ı da bağlayacak olan süreç ile ilgili söyleyeceği) iddia ve ithamları konuşmamak suretiyle ikrar edilmiş sayılır.
.
Çünkü Sn. Mumcu kendisi hakkındaki iddia, itham (ve iftiralara) karşı meydan okuduğunu açıkça ilan ederken Ağar, susmayı ve en erken 1 yıl sonra konuşmayı tercih ettiğini açıklamıştır.
.
Susmak Ağar'ı kurtarmaz. Haklı da çıkarmaz. Yalnızca kendisi hakkındaki zannı artırır.
.
Konuya (Ağar'ın "Şimdi susma zamanı" şeklindeki cevabına) ilişkin Sn. Erkan Mumcu'nun açıklaması ise şu şekilde:
.

"Bu işler kabadayı ağzıyla konuşulmaz.
.
Susarak gerçekler açığa çıkmaz. Onun için sakin olmak lazım. Sakin sakin konuşmak lazım. Hakikatleri konuşmak lazım. Ağız dalaşına lüzum yok. Bu işler kabadayı ağzı ile konuşulmaz. Bu işler sakin sakin, efendi efendi gerçeği açığa çıkarmak için konuşulur. Topluma karşı saygısı olan bunu yapar diye düşünüyorum. Dolayısıyla şimdi herkesin gerçeği söyleme zamanıdır. Ben bunu düşünüyorum. Dolayısıyla kendisi için de bir fırsat verdiğimi düşünüyorum. Hala polemik yapmıyorum, hala bir isnatta ve ithamda bulunmuyorum. Beraberce hesap verelim, diyorum, o kadar.'
.
Gazetecilerin "Yaptığınız çağrıya sayın Ağar'ın sıcak bakmadığı anlaşılıyor" şeklindeki sözleri üzerine de Mumcu, "O kadar sabrettik biraz daha sabretmekten bir şey çıkmaz. Olmazsa biz ne biliyorsak, ne anlamışsak, ne görmüş, ne öğrenmişsek onu bizden soran herkese anlatırız" dedi.
.

Düşürülecek “son kale” neresi kaldı?

.
Seçim sonuçlarının onu siyasal, sosyal, ekonomik vb. yönden etkileyen bir takım faktörlerin dikkate alınmadan ve derinlemesine veya yüzeysel bir şekilde tahlil etme gereği duyulmadan daha ilk günden (hata geceden) kaba bir propaganda aracı, silahı olarak kullanıldığı görüldü.
.
Bu kaba ve kara propagandanın içeride ve dışarıda manşetlere ve köşe yazılarının başlıklarına yansıma biçimi hayli dikkat çekiciydi.
.
İşte (içeriden ve dışarıdan) bir manşet seçkisi:
.
Bu da halkın muhtırası
Sivil darbe
Sandık çarptı
Generallerle siyasi müttefiklerinin fiyaskosu
Türk İslamcılar, askerle bilek güreşini kazandı
Erdoğan askeri silahsızlandırdı.
Orduya darbe
Generallere tokat
Halk orduyu azarladı
Ordunun dişlerine atılmış bir yumruk
.
Madem iddia edildiği gibi % 46’nın alınmasında e-muhtıranın pek bir etkisi olmadı, muhtıra olmasaydı da ekonomi yönetimindeki başarılar başta olmak üzere diğer icraatlar yüzünden buna çok yakın bir oy oranına zaten ulaşılacaktı. Niye “orgazm” çığlıkları eşliğinde bu manşetler atıldı?
.